“Bize yönelik operasyonların ilk adımını Kılıçdaroğlu attı”

Ocak 19, 2017, 8:12 am
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, kendisi ve diğer milletvekillerinin tutuklanmasının çözüm süreci bittikten sonra kararlaştırıldığını; kendilerini cezaevine götüren sürecin ise üst düzey AKP’lilerce planlandığını aktardı.

Tutuklu bulunduğu cezaevinden Cumhuriyet Gazetesi’nin sorularını yanıtlayan Demirtaş, “AKP’nin tek başına referandumsuz anayasa değişikliğini yapabilme çoğunluğunu elde etmesine imkân vermediğini gördüler. Bize yönelik tutuklama sürecinin siyasi kararı o zaman verildi” dedi. Cumhuriyet Gazetesi ayrıca röportaja ilişkin bir de açıklama yayımladı. Buna göre Demirtaş sorulara 27 Ocak’ta cevap verirken, cevap metni ‘kişi ve kurumları paniğe sevk edebilecek ifadeler içeridiği’ gerekçesiyle 16 Ocak’ta gazeteye ulaşabildi.

Cumhuriyet’in konuyla ilgili açıklaması şöyle:
Demirtaş sorularımıza 27 Aralık 2016 tarihinde yanıt verirken, yanıtların Demirtaş’ın TBMM’deki özel kalemine ulaşması 16 Ocak 2017 tarihini buldu. 1,5 aylık süreçte Edirne Cezaevi Mektup Okuma Komisyonu, Demirtaş’ın sorularımıza verdiği yanıtlardan oluşan mektubuna ilişkin yaptığı değerlendirmede “6 sayfa düz yazı iletide kişi ve kuruluşları paniğe yöneltebilecek ifadelere yer verildiği düşünülerek söz konusu mektubun ilgilisine gönderilmeyerek alıkonulmasına” karar verdi. Bu karar üzerine Edirne Cezaevi Disiplin Kurulu Başkanlığı; söz konusu mektupta sakınca görülmeyerek mektubun gönderilmesi yönünde yeni bir karar verdi.

Demirtaş’ın Cumhuriyet’in sorularına verdiği yanıtlar şu şekilde:

Sizinle birlikte 10 milletvekilinin tutuklanma sürecini siyasi gelişmeleri de göz önüne alarak nasıl yorumluyorsunuz?

Partimizin iki eş genel başkanı, iki grup başkanvekili ve iki eş genel başkan yardımcısı (MYK Üyesi) olmak üzere 12 milletvekili ve binlerce üyesi tutuklanmış durumda. Bizim tutuklanma sürecimiz, AKP tarafından çözüm süreci sonlandırıldıktan sonra kararlaştırıldı. Özellikle 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin siyasetteki dengeleri halkın lehine, egemen kliğin aleyhine değiştirebileceği ortaya çıkınca düğmeye basıldı.

Bir laf vardır, hani derler ya; “Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklarlardı” diye. İşte 7 Haziran’da oy vermenin çok şeyi değiştireceği görüldü ve doğrudan, alenen yasaklanamayacağı için dolaylı olarak, HDP’ye oy vermek yasaklandı. Fakat 1 Kasım seçimlerinde bunun da yeterince işe yaramadığı ve HDP’nin bir kez daha barajı aşmasıyla, AKP’nin tek başına referandumsuz anayasa değişikliğini yapabilme çoğunluğunu elde etmesine imkân vermediğini gördüler. Bize yönelik tutuklama sürecinin siyasi kararı o zaman verildi, ama sosyo-psikolojik atmosfer ile yasal kılıfların oluşturulması arayışlarına girildi.

15 Temmuz darbe girişimi arkasından OHAL ve KHK’ler ile bu fırsat yakalanmış oldu. Başkanlık adı altında tek adam rejimi inşa edilirken HDP’nin temsil ettiği kitlelerin siyaset dışına itilmesi AKP için olmazsa olmaz görülüyordu. Anketlere göre “Başkanlığa” olan halk desteği hiçbir zaman yüzde 42’yi geçemedi. İşte HDP’ye yönelik kapsamlı bir gece operasyonuyla bir anda şovenist milliyetçi duygular kabartılacak, MHP+AKP milliyetçiliğiyle bir anda destek yüzde 50’nin üzerine çıkarılacak, bu esnada hemen Anayasa değişiklik teklifi de TBMM’ye sunulacaktı. Kabaca plan buydu. Bizi cezaevine götüren süreç üst düzey AKP’lilerin bir masa etrafında oturup saat saat, gün gün planladıkları bir organizasyondur.

Tutuklama operasyonundan hemen önce Bahçeli-Erdoğan görüşmesi de anlaşılıyor ki bundan bağımsız değildir. Ancak bütün bu siyasi tutuklama operasyonlarının ilk adımını atan maalesef Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Dokunulmazlık teklifi anayasaya aykırıdır, ama yine de evet oyu vereceğiz” şeklindeki açıklamasıdır.

Anayasa değişikliğine ilişkin olası bir referandum sürecinde HDP’nin tavrı ne olacak?

AKP+MHP ittifakıyla sunulan teklif bir toplumsal sözleşme anlamında anayasa değişiklik önerisi değildir. İki parti arasında yapılmış “gizli” bir anlaşmanın anayasa kılıfına büründürülmüş bir halidir. Anayasayı partiler ya da liderler yapmaz; halk yapar, parlamento yasalaştırır. Bunun dışındaki her yol gayri meşrudur, kabul edilmezdir ve maalesef tehlikelidir. Rejim ve sistem değişikliğini aynı anda ve emrivakiyle oldu bittiyle yapmaya çalışan bir girişimdir. Cezaevi koşullarının yarattığı kısıtlamalar nedeniyle henüz parti yetkili kurulları ile sağlıklı bir görüş alışverişi yapamadım. Ama net olan kararımız şudur ki, TBMM’de de olası referandumda da tavrımız “hayır”dır. Şahsen ben TBMM’de milletvekillerinin durumun vahametini görerek 330 “evet” oyu vermeyeceğine inanıyorum. Ama eğer referanduma gidilirse halk kesinlikle “hayır” diyecektir. Bunun için etkili bir “hayır” kampanyası yürütülmelidir.

Nasıl ki, anayasayı yapma süreci sivil bir halk inisiyatifinin işiyse, aynı şekilde referandum kampanyasını da sivil halk platformları yürütmelidir. Siyasi partiler bu halk inisiyatiflerinin çalışmalarını destekleyen ve güçlendiren konumda olursa daha uygun olacaktır. Böylesi bir tutumla referanduma gitmek hem halk demokrasisine daha uygundur hem de siyasi partilerin kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı etkisi en aza indirgenmiş olacaktır.

Tutuklanmanızla birlikte partiniz HDP, parlamento çatısı altında kalıp kalmama konusunda çeşitli tartışmalar yürütüyor. Sizin düşünceniz nedir? HDP parlamentoda kalmalı mı, kalmamalı mı?

HDP demokratik siyaseti toplumsal yaşamın değişmez ve kaçınılmaz bir parçası olarak görüyor ve demokratik siyasetten çekilme gibi bir tartışmayı abes karşılıyor. Demokratik siyaset sadece parlamentarizm değildir. İkisi birbiriyle karıştırılıyor sanırım. Demokratik siyaset, evde, okulda, sokakta, işyerinde, kadın-erkek ilişkilerinde vb. yaşamın her alanında zaten vardır ve devam etmektedir. Parlamento sadece bunun bir ayağıdır. HDP, demokratik siyasetten çekilme gibi bir başlığı gündemine bile alamaz, zaten bu HDP’nin ya da herhangi bir partinin yetkisinde olan bir konu da değildir. Bir parti demokratik siyasetten çekildi diye halkın kendisi demokratik siyasetten otomatikman çekilmiş sayılmaz. Bu zaten toplumun doğasına aykırıdır.