“Yaşadıklarımız tarih olmamışken soruyorum: Biz dışarıda olsaydık referandum sonucu ‘Hayır’ çıkmaz mıydı?”

Haziran 18, 2017, 12:48 pm
HDP eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Özgürlükçü Demokrasi için yazdığı makalesinde, CHP'nin dokunulmazlıkların kaldırılması teklifine 'evet' demesini eleştirerek, CHP'nin iktidar refleksiyle davranmaktan çekinmediğini söyledi. Demirtaş, "Biz dışarıda olsaydık referandum sonucu kesinlikle HAYIR çıkmaz mıydı? Hiç değilse o yüzde 1.3’ü HAYIR’ın hanesine yazdıramaz mıydık? Hiç şüpheniz olmasın daha fazlasını yapardık." dedi.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Özgürlükçü Demokrasi için bir makale kaleme aldı. Makalesinde, hapsedilmenin tarihini anlata Demirtaş, 2002 yılında Türkiye’de her 100 bin kişiden 85’i hapisteyken, şimdi her 100 bin kişiden 250’sinin hapiste olduğunu söyledi.

Dokunulmazlıklara destek veren CHP’yi de eleştiren Demirta, Ana Muhalefet Partisi’ni iktidar refleksiyle hareket etmekle suçladı. Demirtaş, “Referandumda HAYIR kampanyasının öncülüğünü yapan Ana Muhalefet Partisi, 20 Mayıs 2016’da TBMM’de dokunulmazlıklarımızın kaldırılarak tutuklanmamıza EVET dememiş olsaydı, tarih başka bir çizgide olacaktı” ifadelerini kullandı.

Demirtaş’ın makalesi şu şekilde:

İnsanları kapalı bir yere hapsetme fikri, tarihin en önemli buluşlarından biri olsa gerek. Kanımca ateşin, paranın, tekerleğin, barutun icadı kadar önemlidir hapishanenin icadı. Modern tarihin seyrini, akış yönünü ciddi şekilde değiştiren bir icattan söz ediyoruz nihayetinde.

Şüphesiz her toplumun kendi tarihini yazarken, bunun genel olarak bir kahramanlıklar hikayesi olmasına özen gösterilir. Çoğu zaman tarih, geçmişte yaşanmış hakikatlerin aktarımından öte, arzu edilen geleceği inşa etmek için ihtiyaç duyulan, fazlasıyla kurgulanmış anlatılardan ibarettir.

Her devlet, ulus, toplum ya da topluluk kendisine azami yararı sağlayacak subjektif bir tarih yaratmayı, varoluşunun zorunlu bir unsuru olarak görmüştür. Tek bir tarihsel olgunun onlarca farklı biçimde aksettirilmesi gayet doğal ve meşru görülmüştür. Kendine en uygun şekilde tarih yazma suçuna bulaşmayan devlet/ulus kalmadığından olsa gerektir ki, bu ortak suç artık günümüzde suç veya ayıp olarak görülmüyor. Gerçek olanla uydurma olanın ayırdının imkansız hale geldiği bu bilgiler yığınına ‘tarih’ deniyor. Buna rağmen bütün bu bilgi yığınının içinde en az rastlayacağınız şey, hapsetmenin tarihin akışı üzerindeki etkileridir.

Michel Foucault, ‘Hapishanenin Doğuşu’ adlı kitabında bu noktaya dair önemli değinmelerde bulunuyor. Tarihin bu ısrarla görmezlikten gelinen icadına, yani hapsetme uygulamalarının gerçeğine yüzünü dönüyor. Hapishaneler aracılığıyla iktidarın ve otoritenin yeniden ve yeniden üretilmek suretiyle tarihin akışına nasıl yön verildiğine dikkat çekiyor. Foucault’ya göre iktidarlar ‘sakıncalılığın’ stratejik kullanımını keşfettiler, ‘suça eğilimli’ insanların ekonomik ve siyasal alanda lazım olduğuna inandılar. Suça meyil yoksa güvenlik sorunu da yoktu. Güvenlik sorunu yoksa, polise de, silaha da, otoriteye de gerek yoktu. Bu nedenle modern toplumda iktidarlar, hapishaneleri ıslah için değil, suça eğilimli kişi imalathanesi olarak kullandılar. Temel amaç suçu bitirmek değil, belli bir oranda ve yeteri kadar suç ve suçlu üretmek üzerinedir.

Ancak ne yazık ki, Foucault’nun dikkat çektiği bu hususta tatmin edici düzeyde tarih araştırmaları yapılmadı. İktidarların hapishaneler üzerinden otorite devşirmeleri ya da siyasi hapsetmelerin ne tür tarihsel kırılmalara yol açtığı hep karanlıkta bırakıldı. Daha doğrusu, cezaevleri-tarih ilişkisi yokmuş gibi tarih anlatıları yazıldı.

İlk cezaevi binaları Londra (1557), Amsterdam (1596), Roma’da (1704) inşa edilmiş olsa da hapsetmenin tarihi daha eskidir. İbraniler hapsetme için boş su sarnıçlarından; eski Yunan ve Roma’da egemenler hapsetmek için kullanılmayan taş ocaklarından yararlanırdı.

İslam’ın ilk döneminde cezaevi binaları yoktu. Mescid-i Şerif’in dehlizleri bu iş için kullanılırdı. İlk cezaevi binası Hz. Ali tarafından inşa edildi. Ancak bu dönemlerde hapsetmenin kendisi bir cezalandırma yöntemi değildi; asıl ceza infaz edilene kadar (ölüm, kısas, kefalet, sürgün vs.) insanların bir tür tutuklu olarak bekletilmesinden ibaretti.

Hapsetmenin bizatihi cezanın kendisi olarak uygulanması, 12. YY’da İngiltere’de başladı. İlk modern hapishane binası da 1790’da ABD’de açıldı.

Osmanlı’da da Tanzimat’a kadar hapishane yoktu. Daha çok da zindan denilen (Farsça’da karanlık, dehşete düşürücü hapishane anlamına gelir) kale dehlizleri bu iş için kullanılırdı. Yedikule Zindanları, Eminönü Baba Cafer Zindanları, Kasımpaşa Tersane Zindanları Osmanlı’nın ünlü zindanlarıdır. Ancak zindanın amacı da ceza değil, ceza uygulanıncaya kadar mahkumu bekletmektir. İlk Osmanlı Hapishanesi ise 1831’de İbrahim Paşa Sarayı’nın bir bölümünün tahsis edilmesiyle kuruldu. Hususi olarak ilk cezaevi binası ise 1864’te Diyarbakır’da inşa edildi. İş yurtları esasına dayalı ilk cezaevi binası da ilginçtir ki, İmralı Adası’nda yapıldı.

Resmi verilere göre Türkiye’de şu anda 372 ceza infaz kurumu var. Buralarda hapsedilen kişi sayısı 200 bini aşmış durumda. 2002’de Türkiye’de her 100 bin kişiden 85’i hapisteyken, şimdi her 100 bin kişiden 250 kişisi hapistedir. Almanya’da bu rakam 100 bine 76, Fransa’da 98, İtalya’da 87, Yunanistan’da 120’dir. Görülüyor ki, Türkiye’de şu anda tüm zamanların en yüksek hapsetme oranlarına ulaşılmıştır.

Peki toplumun gözlerinin önünde cereyan etmesine rağmen, toplumdan gizlenmesi başarılan bu hapsetme politikaları Türkiye’nin tarihsel ilerleme çizgisini nasıl etkiliyor? Nihayetinde üstünde ciddi şekilde durulmayı gerektiren bir müdahaleden söz ediyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca cereyan eden hapsetme politikaları siyaset biliminin konusu olmayı başarırken, tarih biliminin ilgisini çekmemiştir nedense. İstiklal Mahkemeleri eliyle yapılan hapsetmelerden Menderes ve arkadaşlarının hapsedilmelerine (sonrasında da idam edilmek suretiyle katledilmelerine) kadar bütün hapsetme politikalarının tarihsel kırılmalara etkisi tarihçiler tarafından görmezden geliniyor. Sonrasında Ecevit’ten Türkeş’e, Erbakan’dan Demirel’e, Erdoğan’dan Öcalan’a kadar hapsetme uygulamalarının Türkiye ve Ortadoğu tarihine etkileri analiz edilmemiştir. Bunlar ağırlıklı olarak siyaset biliminin ve siyasi tarihin konusu olabilmiştir ancak. Fakat bugünkü Türkiye ve Ortadoğu şekillenmesinde bu ve benzeri hapsetmelerin doğrudan ya da dolaylı etkileri hep karanlıkta bırakılmıştır.

Gelecekte bugünün tarihini yazacak olanlar da hapsetmenin tarihin akışına etkisini görmezden geleceklerdir. Ama bizler, yani halen bu anın içerisinde yaşayanlar, bütün bu yaşadıklarımız henüz tarih olmamışken meselenin bu yönünü yeterince değerlendirebiliyor muyuz?

Türkiye cezaevlerinde şu anda 25 yılını içerde doldurmuş 1500’den fazla politik mahpus var. Çeyrek asırdır hapisteler ve adil bir mahkeme yüzü görmeden yatıyorlar. 20 binden fazla politik mahpus hapishanelerde tutuluyor. Sadece son 3 yılda 8 binden fazla politik tutuklama yapıldı. Peki, bütün bunlar Türkiye’de tarihin seyrini ne kadar ve nasıl değiştirdi?

Foucoult’nun işaret ettiği gibi, hep iktidarın lehine ve otoritenin yeniden tahkimine mi hizmet etti, yoksa cezaevlerindeki direnişler ve bunun etrafında örülen dayanışma ezilenlerin lehine de tarihsel kırılmalara-kazanımlara yol açtı mı? Bütün bunların detaylı bir araştırma ve çok yönlü bir inceleme ile analiz edilmesi gerekir. Elbette niyetim bu kısa değerlendirme yazısında bütün bu sorulara cevap bulmak değildir. Bunu yapabilecek durumda ve yeterlilikte de değilim doğrusu. Ancak belki somut aktüel bir örnekle meramımı anlatmaya çalışabilirim.

Bilindiği gibi 16 Nisan 2017’de tarihin akışını değiştirebilecek bir referandum yapıldı. Resmi sonuçların yüzde 51-49 civarında olduğu açıklandı. Peki referanduma konu edilen bu anayasa değişikliği çalışmalarına resmi olarak ne zaman başlandı? Tarihçiler ileride bunu, Aralık 2016’da değişiklik teklifinin TBMM’ye sunulması ile başlandı diye yazacaklardır. Oysa doğrusu bu değil.

Anayasa değişiklik çalışmalarına resmi olarak 4 Kasım 2016 gece saat 1.30’da başlandı. Evet, 15 HDP’li milletvekilinin aynı anda evlerinin basılarak hapsedilmelerinden söz ediyorum. Hapsedilmemiz Türkiye’nin tarihsel akış yönüne müdahale edilmesinin ilk adımıdır. Bu adıma zemin hazırlayan olay ise 20 Mayıs 2016’da TBMM’de dokunulmazlıklarımızın kaldırılmasıdır. Anayasa’ya, siyasi etiğe ve uluslararası sözleşmelere açıkça aykırı olmasına rağmen, TBMM’deki üç siyasi parti grubunun ortaklaştığı bu operasyon, Anayasa değişikliğinin hazırlık aşamasıdır.

Şimdi yaşadıklarımız henüz tarih olmamışken soruyorum: Biz dışarıda olsaydık (bütün hilelere ve eşitsizliklere rağmen) referandum sonucu kesinlikle HAYIR çıkmaz mıydı? Hiç değilse o yüzde 1.3’ü HAYIR’ın hanesine yazdıramaz mıydık? Hiç şüpheniz olmasın daha fazlasını yapardık.

Görüldüğü gibi, referandumda HAYIR kampanyasının öncülüğünü yapan Ana Muhalefet Partisi, 20 Mayıs 2016’da TBMM’de dokunulmazlıklarımızın kaldırılarak tutuklanmamıza EVET dememiş olsaydı, tarih başka bir çizgide olacaktı. İktidarlar hapishaneyi ve hapsetmeyi kendi otoritelerinin yeniden inşa edilmesi aracı olarak kullanırlar. Ana Muhalefet Partisi, bu noktada sözde devletin bekası adına iktidar refleksiyle davranmaktan çekinmemiştir. Ama emin olun, bugünün tarihini yazacak olanlar bu tarihsel kırılma anında asla bu pencereden bakmayacaklardır. Hapsedilme ve hapishane yokmuş gibi davranmaya devam edecekler.

Hapishanede hapsedilenler ise açıkça bu hukuk dışı saldırılara karşı direneceklerdir. Nihayetinde herkes tarihsel misyonuna en uygun olan görevini icra ediyor. Ne mutlu bize ki, direnenlerin tarafındayız.

Biz hapsedilenler olarak, kirli oyunlar ve kumpaslarla, ezilenlerin tarihinin kumpasçılar tarafından yazılmasına izin vermeyeceğiz. Aslanların tarihi her zaman avcılar tarafından yazılmaz. Tarih akıp giderken hapishaneleri yok sayanlar hep yanıldılar; tarihi yazarken hapishaneleri unutanlar da sadece kendilerini aldattılar. Hapishanede tutulmalarına rağmen direnen ve dışarıda tarih yazılırken “biz de bu destanda varız” diye haykıran onbinlerce siyasetçi-devrimci arkadaşım adına sadece hatırlatmak istedim.