Ana sayfa Gündem Adıyaman: Türkiye salgınla mücadeleyi bırakmış durumda

Adıyaman: Türkiye salgınla mücadeleyi bırakmış durumda

PAYLAŞ

Türkiye’nin Koronavirüs salgınında geldiği noktayı değerlendiren Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Sinan Adıyaman, ‘yeni normal’ adı verilen süreçle salgına yönelik tedbirlerin kaldırılmasının vaka artışına neden olduğunu belirterek, “Türkiye Covid-19 mücadelesini bırakmış durumda” dedi. Aşı çalışmalarına ilişkin konuşan Adıyaman, Covid-19 aşı, tedavi ve testleri konusunda DSÖ liderliğinde küresel bir anlaşma yapılması gerektiğini ancak yüzde yüz koruma sağlayacak bir aşının bulunmasının mümkün olmayabileceğini söyledi.

SGK’nın özel hastanelerin yoğun bakım ücretlerinin ödememeye başlamasının ardından, hastanelerin Covid-19 hastalarını kabul etmediğini söyleyen Adıyaman, “Buna Sağlık Bakanlığı hiç müdahale etmedi! Türkiye’de yoğun bakım yataklarının yüzde 41’i özel hastanelerde. Bütün Covid-19 hastaları kamu hastanelerine yüklenmek zorunda kalıyor.” dedi.  Adıyaman şunları söyledi:

Vaka artışlarına nasıl müdahale edilebilir? Yeni adımlar neler olabilir?

Şu an salgın ülkemizde kaygılarımızı derinleştirecek kadar büyüdü. Virüs kontrolsüzce topluma yayılıyor. Yetersiz salgın yönetimi bunun en önemli sebebi. 1 Haziran’daki hızlı açılma sebebiyle salgın 8 Haziran’dan sonra hızlandı. Sebebi tedbirlerin kademesiz olarak kaldırılmasıydı. Toplumsal hareketliliğin yavaşlatılması gerekiyor. Salgının başlangıcında iktidar, ‘Hayat eve sığar’ sloganları atarken, şimdi vatandaşa kredi verip tatile gitmesini söylüyor. Sonra da ‘fiziksel mesafeye dikkat’ deniliyor. Salgınlarla mücadelede kamusal tedbirlerin ne kadar önemli olduğu bilinir. Ama Türkiye’de iktidar salgını tamamen bireylerin inisiyatifine bırakmış durumda.

“Filyasyonda durum bakanın söylediği gibi değil

Hastalığı ağır geçirmeyen Covid-19 pozitif yurttaşlar, evde izole olarak tedavi edilmeleri nedeniyle kaygılı. Kalabalık ailelerde izole olmak zorlaşabiliyor. Kontrol nasıl sağlanmalı?

Evde tedavi süreci tüm dünyada uygulanan bir yöntem. Ancak Türkiye’de bu sürecin  izolasyon kurallarına uymadığını görüyoruz. Birincisi; hastalar evlerine ambulansla gönderilmeleri gerekirken toplu taşıma araçlarıyla gönderiliyor. İkincisi; evde kalmaları gerekirken hastaların ili terk ettiği, düğüne gittiği ya da tatile çıktığı haberleri geliyor. Üçüncü olarak da kalabalık ailelerde hastaları izole etmek gerçekten çok zor. Genelde Türkiye’de kalabalık bir aile yapısı var. Bu da tabii salgının hızla büyümesine sebep oluyor. Hâlâ temaslılara eğer belirti yoksa test yapılmaması da bir etken. Bunun kontrolünün sağlanmasında filyasyon ekipleri de önemli. Her ne kadar Sağlık Bakanı filyasyonda yüzde 90’ın üzerinde başarı sağladık dese de bize sahadan gelen bilgilerden bunun böyle olmadığını biliyoruz. Telefonla kontrol edilen evde olması gereken hastanın cep telefonunu yanına alıp başka bir şehre bile gidebildiği bilgileri var.

“Yoğun bakım yataklarının yüzde 41’i özelde

Son zamanlarda özel hastanelerin artık Covid-19 vakası kabul etmediğine dair duyumlar ve haberler medyaya yansıyor. Hastanelere yönelik nasıl bir planlama yapılması gerekir?

Başından itibaren pandemi hastanesi olmayan, yani Covid-19 hastası kabul etmeyen hastanelerin olması gerekiyordu. Çünkü bekleyen diğer hastalar var. Bu insanların tedavileri çok geciktirildi. Ama Türkiye salgının başında tüm hastaneleri pandemi hastanesi ilan etti. Fakat 1 Haziran’dan sonra SGK, özel hastanelerin Covid-19 ile ilgili yoğun bakım ücretlerini vermemeye başladı. Bunun üzerine de özel hastaneler Covid-19 hastası kabul etmemeye başladı. Buna Sağlık Bakanlığı hiç müdahale etmedi! Türkiye’de yoğun bakım yataklarının yüzde 41’i özel hastanelerde. Yüzde 41 yoğun bakım yatağı orada duruyor. Bütün Covid-19 hastaları kamu hastanelerine yüklenmek zorunda kalıyor. Bu da yoğun bakım dolululuk oranlarının artmasının sebeplerinden biri.

“Turkuaz tablo gerçekleri yansıtmıyor”

Bu süreçte sağlık emekçilerinin hem ruhsal hem fiziksel olarak tükendiğini biliyoruz. Bir hekim olarak ne hissediyorsunuz?

Kademesiz açılma ve salgınla mücadelenin halkın inisiyatifine bırakılması hekimlerde ve tüm sağlık çalışanlarında değersizleşme duyguları oluşturdu. Özlük haklarının geliştirilmesiyle ilgili en ufak bir açıklama yok. Marttan hazirana kadar ödemeler konusunda eşitsizlikler oldu. Aile hekimi olan arkadaşlarımız Covid’e yakalanıp çalışmadıkları zaman ücretleri kesiliyor. Hâlâ Covid-19 meslek hastalığı veya iş kazası sayılmıyor. Toplumun sağlığından çok ekonomik ve siyasi çıkarların önemsendiğini ve bu salgının en başından beri iyi yönetilmediğini düşünüyorum. Sağlık emekçilerinin içine düşürüldüğü durum bizi üzüyor. Hastanelerden gelen bilgilerden bazı şehirlerimizde yoğun bakımların dolduğunu biliyoruz. Acile gelen hastalar servislere gönderilemiyor. Daha birkaç gün önce Ankara’da bir hastanede 400 kişi teste başvurdu 100 kişiye yapıldı çünkü yeterli test yoktu. Türkiye’de Bakanın akşamları gösterdiği turkuaz tablodan daha fazla veri var, turkuaz tablo gerçekleri yansıtmıyor.

“Grip aşısı içim şimdiden çalışmalar yapılmalı”

Sağlık Bakanı herkese grip aşısı yapılmasına gerek olmadığını söylüyor. Siz ne dersiniz?

Grip aşısı öncelikle bu Covid-19 ile ilgili çalışmalarını sürdüren sağlık çalışanlarına yapılmalı. Yine risk faktörü bulunan 65 yaş üstü, kronik rahatsızlığı olan yurttaşlara yapılmalı. Eylül-ekim gibi grip salgını başlayacak, şimdiden gerekli çalışmaların yapılması gerekiyor. Geçen sene grip aşısından ekonomik gerekçelerle yeterli ithalat yapılamadı. Ancak bu sene farklı olarak KCvid-19 salgını var. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri bu konuda açıklamalarını yaptı ama Sağlık Bakanlığı kaç doz grip aşısı ısmarlandığına, bunların ne zaman ülkeye geleceği gibi konularda hâlâ bir açıklama yapmadı.

“Aşılar için DSÖ liderliğinde bir anlaşma yapılmalı”

Aşı konusunda dünyada ticari ve siyasi bir kavga söz konusu. Aşı bulunduğunda halkın ne zaman kullanabileceği ve bu konuda adaletin nasıl sağlanacağı merak konusu. TTB olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD, İngiltere gibi ülkeler yeni yapılacak aşı rezervlerine el koydu, dolayısıyla zaten kalkınmakta olan ülkelere gelmesi daha zor olacak. Sağlık alanında patent koruması; tıbbi teknoloji, tanı testleri, ilaçlar, aşılar gibi ürünlerin patentini elinde bulunduran şirketlere tekel hakları tanımaktadır. Patent koruması, sağlık hizmetlerine erişimin önünde çok ciddi bir engel oluşturmaktadır. Aşı ve ilaç geliştirme çalışmaları son hız sürerken bu yeni ürünlere kimlerin erişeceği sorusu önemlidir. Covid-19 ile ilgili korunma ve tedavi ürünlerinin kamusal mal olması gerektiği ifade edilse de, bu ifadenin dile getirilmesi gerçekleştirileceği anlamına gelmemektedir: İlaç, aşı, tıbbi gereçlerin üretimlerinin tarihi, yoksullar için erişilmesi güç hatta olanaksız hale gelmesinin tarihidir. Bir kamu malı olması gereken bu ürünler sermaye tarafından gasp edilmektedir. Milyarlarca dolarlık, kamu tarafından desteklenen araştırmalarla pek çok aşı adayı geliştirilmekte ve bazıları da klinik araştırma aşamasına gelmiş durumda. Mesele aşı ve tedaviye erişimin küresel düzeyde kamu malı olarak kabul edilmeleri ve insanlık yararına kullanılmalarıdır. Tekellerin kaba rekabeti ve ulusalcılık kabul edilemez. Covid-19 aşı, tedavi ve testleri konusunda küresel bir anlaşma yapılması için DSÖ liderliğinde bir anlaşma yapılması gerekir. Öte yandan aşı, umudumuz olsun ama yüzde yüz koruma sağlayacak bir aşının bulunması mümkün olmayabilir. Kaynak: Evrensel