Connect with us

Öne Çıkanlar

Amerikan dizisinden spoiler: Trump, Erdoğan’ı feda etmeye mi hazırlanıyor?

Published

on

Netflix’in en çok izlenen Amerikan dizilerinden ‘Designated Survivor’da, Gülen cemaati lideri Fethullah Gülen‘i temsil ettiği düşünülen Nuri Şahin adındaki bir akademisyenin ‘demokrat bir düşünür’ olarak gösterilmesi ve Türkiye Cumhurbaşkanı’nın, iadesini istemesine ABD Başkanı’nın şiddetle karşı çıkması tartışma konusu olmuştu Türkiye’de. Dizinin ilerleyen bölümlerinde de Reza Zarrab konusu üstü kapalı bir şekilde ele alınıyor. Almanca yayın yapan dtj-online.de Fakih Kaptan imzasıyla yayımlanan bir yazıda, dizinin önceki bölümlerinde işlenen ve Trump’ın icraatlarıyla paralel giden konular ele alınıyor. Rusya’ya çalıştığı tespit edilen ve şimdilerde itirafçı olan Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn‘in azledilmesinden Reza Zarrab’a, Gülen’in iadesinden ABD’nin Erdoğan’a bakışına kadar birçok konunun bu dizide spoiler (olacak şeylerin mesajı) olarak verildiğini söylüyor yazar. Dizide, Erdoğan’ın NATO’yla uyumsuz çalışması ve otoriter bir lider olarak gösterilmesi, Gülen’in iade edilmeyeceği mesajının verilmesine dikkat çeken yazar, yakın bir zamanda Trump’ın Erdoğan’la ters düşeceği görüşünü dile getiriyor.

“Trump, Erdoğan’ı feda etmeye hazırlanıyor” başlığıyla yayımlanan yazı şöyle:

Beyaz Saray’da devlet başkanları arasında birebir görüşme…
Taraflar; Erdoğan ve Trump…
Erdoğan, Trump’tan Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesini istiyor, buna karşılık Trump 15 Temmuz darbesinin arkasında Gülen’in olmadığını bu sebeple iade etmeyeceğini söylüyor ve ardından Erdoğan’ın ısrarlı ve tehditkâr açıklamalarına karşı, Gülen’le Rose Garden’da kamuoyuna açık toplantılara başlayabileceğini ve ayağını denk alması gerektiğini Erdoğan’a sert bir şekilde ifade ediyor…

Söz konusu sahne gerçek hayattan değil, ABD’de yayınlanan ve son dönemde Türkiye’de tartışma konusu olan ‘Designated Survivor’ dizisinden kısa bir kesit. Yukarıdaki paragrafı okuduktan sonra bunun bir film sahnesi olduğunu söylemek, okuyucuları, izledikleri heyecanlı bir filmin sonuna doğru ana karakterin uykudan uyanması ve her şeyin bir rüya olması durumundaki izleyicileri bıraktığı düş kırıklığına yakın bir hâle terk etmek gibi etki yaptığını hisseder gibi oldum.

Ama durun bir dakika! Bazen rüyalar gerçek hayatta karşılık bulabilirler… Ve hatta bazen filmler gerçek hayattaki muhataplarına özellikle diplomasi alanında mesaj vermek için kullanılabilirler.

O zaman flashback yapalım ve filme geri dönelim.

Herhangi bir filmin kim tarafından yapıldığını anlamak için, bu filmin yapımcılarının künyeleri üzerinden yürümek ve bir takım araştırmacı-gazetecilik faaliyetleri yapmaktan ziyade, öncelikli olarak filmin verdiği mesajlara bakarak “ayinesi iştir kişinin” prensibi gereğince yapımcının kim olduğunu tespit etmek daha doğru neticeler verebilmekte.

Bu çerçevede, sonda söyleyeceğimi başta doğrudan belirteyim; filmi Trump’ın ekibi yapmakta…

Dolayısıyla ilk başta belirtilen sahne aslında gerçek hayata dair bir mesaj içermekte…

Trump, Erdoğan’ı feda etmenin kamuoyu nezdinde alt yapısını oluşturmakta…

Bu önermeleri desteklemek amacıyla filmden iki kesit sunalım ve ardından Trump’ın feda eylemine dönelim…

Filmin ilk sezonunda ABD’li bir antrenör Rusya’ya milli maç için gidiyor ve Ruslar antrenörün valizine gizlice koydukları kullanılması yasak ilaçlar sebebiyle antrenörü tutukluyorlar. CIA Başkanı, Trump’a gelerek antrenörün kendilerinin ajanı olduğunu ve acilen kurtarılması gerektiğini belirtiyor. Bunun üzerine Başkan, Rus Büyükelçisini Beyaz Saray’a davet ediyor ve kendilerinin tutukladığı bir Rus ajanını teslim şartıyla antrenörün iadesi için anlaşıyor. Ancak ABD’li ve CIA ajanı antrenör, kendi isteği ile Rusya’dan dönmüyor ve CIA bu antrenörün çift taraflı ajan olduğunu, yani aslında bir Rus ajanı olduğunu anlıyor. Başkan bunu öğrenince hayal kırıklığına uğruyor.

Ne tesadüftür ki bu olay, ABD’de filmin yayınlandığı döneme denk gelen Flynn soruşturması ile birebir örtüşmekte. Flynn, Trump’ın en yakın çalışma ekibinde iken Ruslar ile seçim sonuçlarını etkilemek için hareket ettiği güçlü iddialarla ortaya atılınca FBI’a konuşmadan önce Trump tarafından ekip dışına atılmıştı ve Trump’a yakın medya kuruluşları bu durumu “Beyaz Saray’daki Rus faresi yakalandı” şeklinde kamuoyu ile paylaşmışlardı. Yani Trump, söz konusu soruşturma kendisine bulaşmasın diye Flynn’i feda etmişti. Kamuoyunu bu hususa hazırlamak ve inandırmak için ek olarak bu diziyi de kullandıkları açıkça görülmekte.

Yine dizinin ilk sezonunda aslında göçmenler için çok iyi düşünceleri olan ABD Başkanı, senatörler ve valilerin dayatmaları karşısında zorunlu olarak fakat gönülden istemeden göçmenlerin ülkeye girişini yasaklayan kanunu onaylıyor. Ne tesadüftür ki Trump, göreve gelir gelmez ilk iş olarak göçmenlerin ülkeye girişini sınırlandıran ve neredeyse imkânsız hale getiren bir yasa çıkarmış ancak bu yasa Yüksek Mahkeme tarafından iptal edilmişti. Trump’ın peşisıra bu yöndeki girişimleri yine Yüksek Mahkeme tarafından anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle engellenmişti. Filmde de bu yenilgi örtbas edilmek istenmekte, söz konusu yasağın başkana rağmen ortaya konduğu kamuoyuna bir PR çalışması olarak dikte edilmekte.

Hollywood ile Washington arasında birebir seviyede bu kadar izdüşüm hiçbir zaman “rastlantı” kelimesi ile izah edilemez, Başkan lehine olan bu faaliyetler olsa olsa “PR” çalışması olarak adlandırılabilir. Trump’ın PR ekibi bu diziyi, Rusya ve Başkanlık seçimleriyle ilgili soruşturmalardan bunalan Trump’ın imajını düzeltebilmek ve kamuoyunu yönlendirebilmek için ek bir araç olarak kullandığı açıkça görülmekte.

Peki Trump’ın PR ekibi yazının başındaki sahne ile kamuoyunu hangi muhtemel olaya hazırlamakta?

Yine Hollywood’dan Washington’a önemli bir izdüşümü! Filmin yayınlandığı bölümün hemen ertesi haftasında, Erdoğan’ın hayırsever iş adamı olarak nitelendirdiği ve Türk diplomasi tarihinde hiç görülmediği şekilde ABD’ye aynı hafta içinde iki defa üst üste uğruna nota verdiği Rıza Sarraf, ABD mahkemelerinde itirafçı oluyor ve Erdoğan’ın yakın çevresinin ve bir bakanının (Zafer Çağlayan) sanık olduğu önemli bir dava start veriyor. Trump ve ekibinin bu davanın içeriğinden haberdar olmaması ve olası muhtemel sonuçlarını hesap etmemesi mümkün değil.

Görünen o ki, Trump’ın PR ekibi, Erdoğan için şu ana kadar ABD kamuoyunda; Büyükelçilik önündeki kavga, Gülen’i kaçırma girişimi gibi sebeplerle oluşan kötü izlenime, görülmeye başlanan dava sonucunda eklenecek yeni yıpranmaların Trump’a bulaşmasını engellemek amacıyla Erdoğan ile olan bağlarını peşinen koparmak istiyor.

Trump ve ekibi, Erdoğan ile ilgili filmin sonunu tahmin ettikleri için bu kötü sona ortak olmak istemiyorlar ve tabir uygunsa, büyük dalgalarla boğuşan kaptan gibi önce ağır yükleri (Flynn) denize atıyorlar, Erdoğan da onlar için artık taşınamayacak derecede ağır bir yük gibi görünüyor ve Erdoğan’ı fedaya hazırlanıyorlar.

Yazının orijinal Almanca metni için tıklayın

Dizinin Türkiye’yle alakalı bölümlerinden derlenen video şöyle:

Gündem

Saldırılar sonrası Uber’den ilk açıklama

Published

on

By

Akıllı telefonlar üzerinden araç çağırma şirketi Uber‘den İstanbul’daki taksicilerin saldırılara ilişkin olarak açıklama geldi. Şirketin global merkezinden yapılan açıklamada, “Önceliğimiz bu zor zamanlarda, Uber sürücü ortaklarımızın yanında durmak, onlara gereken hukuki yardımı sağlayıp destek olmaktır” dendi.

Hürriyet’ten Ahmet Can’a yapılan açıklamada “Türkiye’deki operasyonlarımıza, sorumlu bir iş ortağı olarak, sonuna kadar bağlıyız. En çok önem verdiğimiz konuların başında, yerel paydaşlarla beraber çalışarak, birlikte daha akıllı ve çevre dostu şehirler yaratmak geliyor. Buna taksiciler de dahil olduğu için taksi ürünümüz mevcut” dendi.

SAYI 2 BİNİ AŞTI

Ayrıca şirketten yapılan açıklamada Uber’in bulunduğu tüm ülkelerde yerel regülasyonlara uygun olarak faaliyet gösterildiği ve her ülkenin vergi düzenlemelerine uyulduğu vurgulandı.

2014 yılında Türkiye’ye açılan Uber, şu anda iki farklı araç tipiyle hizmet veriyor. Bunlardan biri Mercedes Vito gibi lüks hafif ticari araçlar. Diğeri de taksi platformu. Şirketten paylaşılan bilgilere göre taksi platformunda hizmet veren taksilerinin sayısı 2 bini aştı.

Continue Reading

Öne Çıkanlar

Erdoğan’dan IMF’ye: Türkiye’yi yönetecek birisi varsa o da benim; sen sadece paranı al!

Published

on

By

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye’de yaşanan çatışmalarla ilgili olarak NATO‘ya tepki gösterdi. “Yeri geldi Afganistan’da olduk Somali’de olduk şu anda Suriye’de bu olaylar yaşanırken, ey NATO sen ne zaman olacak da gelip bizim yanımızda yer alacaksın?” diyen Erdoğan, IMF‘ye de “Türkiye’yi yönetecek birisi varsa o da benim; sen sadece paranı al” diye seslendi.

Bolu’da partisinin 6. olağan il kongresinde konuşan Erdoğan’ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

“Suriye ve Irak sınırlarımız boyunca terör koridoru oluşturmak isteyenler yüzlerindeki maskeleri indirip niyetlerini ifşa ettiler. Kimsenin ummadığı operasyonları başlattık. Müttefikimiz dediğimiz güçlere bakışı sahadaki eylemlere göre yeniden belirledik. NATO’nun üyesiyiz. Yeri geldi Afganistan’da olduk Somali’de olduk şu anda Suriye’de bu olaylar yaşanırken, ey NATO sen ne zaman olacak da gelip bizim yanımızda yer alacaksın? 911 kilometre burada bizim sınırımız var, sürekli terör örgütleri bizi taciz ediyor, Suriye rejimi aynı şekilde bu yollara başvuruyor. Peki sen ne zaman ortaya çıkacaksın, devamlı ben bunları mı söyleyeceğim? Şu ana kadar hala olumlu bir ses söz yok.

“Biz iktidara geldiğimizde de attığımız her adımda bize olmaz dediler, yapamazsınız dediler, başaramazsınız dediler. Daha ileri gidip ‘haddinizi aşmayın ha’ dediler. IMF’nin bize dediği laf ‘olmaz’. Ne olmaz? Sen paranı alıyor musun, alıyorsun. Bizden sonra borç istedi. Arkadaşlar “Verelim mi?” dedi, “Verin” dedim. Bugün borç alan yarın emir alır.

(IMF’ye) Türkiye’yi yönetecek birisi varsa o da benim. Sen sadece paranı al.”

Continue Reading

Öne Çıkanlar

“Canan Karatay’ı görünce üzülüyorum, depresyonu turşuyla çözmek gibi önerileri tartışmak istemiyorum”

Published

on

By

2015’te Uluslararası Diyabet Federasyonu tarafından verilen diyabet alanında ‘Yılın Bilim Adamı’ ödülünü alan Yılmaz, “Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine de pancar üretiminin sınırlandırılmasına da karşıyım. Üretim ağırlığının nişasta bazlı şekerlere kaydırılmasını doğru bulmuyorum” ifadesini kullandı.

Temel Yılmaz’ın Habertürk’ten Kübra Par’ın sorularına verdiği yanıtların ilgili bölümü şöyle:

– Canan Karatay, son günlerde depresyon ilaçlarıyla ilgili açıklamasıyla gündemde. İstanbul Tabip Odası’nın Karatay’a para cezası kesmesine ne diyorsunuz?

Canan Hoca’nın açıklamalarını artık biraz üzüntüyle izliyorum. Depresyonu sadece bağırsaklara ve faydalı-zararlı bakterilere bağlamak, sorunu turşu yiyerek çözmek gibi önerleri de tartışmak istemiyorum! Sorun bu tür talkshow türü yorumlardan çok daha ciddi. Sadece bizim toplum değil, dünyadaki tüm toplumların sorunu. Hekimler arasındaki bu tür tartışmaların yeri medya değil, olmamalı. Bir hipoteziniz varsa, bununla ilgili olarak bir araştırma yaparsınız. Oturup araştırmayı kaleme alırsınız, sonra bu çalışmayı hakemli dergilerden birisine gönderirsiniz. O arada da bir bilimsel kongrede sunmak istersiniz. Oradaki sunumda konunun uzmanları sizi dinler, onayladıkları noktalarda onaylar, akıllarına yatmayan noktalarda da sorularını sorar. Ondan sonra o düzeltmelerini yapar. Yayın, hakemli bir dergide çıkar. Bu artık uluslararası standartlarda yapılmış bir araştırmadır ve herkes bunu uygular.

– Karatay’a temel eleştiriniz, araştırma bulgularını önünüze koymadan konuşması mı?

Evet, somut kanıtlar olmadan konuşmamalı.

– Siz Karatay’ın şeker yükleme testine karşı çıkmasını da eleştiriyorsunuz değil mi?

“Şeker yükleme testini yaptıranların çocukları şeker hastası olur, kalbi delik olur” diyorsanız, bunu kanıtlamanız lazım. Tıpta gelişigüzel konuşma hakkınız yok. İnsan hayatıyla ilişkili olarak karar veren ve daha sonra hesap sorulmayan mesleklerden biri hâkimlik, diğeri de hekimlik. Bir hasta, gelip sizi bir otorite olarak aldığı zaman, ağzınızdan çıkacak her kelimeyi izler. Söylediğiniz bir kelimeye takılır, sabaha kadar uyumaz. Canan Hoca’nın, glikoz tolerans testi yapılmış annelerin çocuklarının verilen glikoza bağlı olarak diyabet olduğuna dair kendi klinik araştırmasını ya da literatüre ilişkin araştırmasını bekliyorum. Baktım ama bulamadım.

– Ama Karatay depresyon ilaçlarının aşırı yaygınlaşmasını eleştirmekte haklı değil mi?

Depresyon ilaç tüketiminin aşırı olduğuna katılıyorum. Bunun temel nedeni, gelişen teknolojinin insanlara getirdiği yeni hayat modeli. İnsanlar artık çok daha uzun saatler çalışıyor, daha uzun süre kapalı ortamlarda kalıyor, daha hareketsiz ve daha stresli. Mesaj-mail trafiği de düşük yoğunluklu stresi tüm güne yaydı. İnsanlar artık sürekli çalışan, sürekli izlenen ve sürekli uyarı ve emirlerle sürekli yönetilen modern köleler haline geldi ve tüm toplumlarda depresyon patladı. İlaç kullanımı da arttı. Ancak bu durum tek başına bu kadar aşırı ilaç kullanımını izah etmez. Sorunu psikoterapik rehabilitasyonlarla çözümlenebilecek birçok insan hemen ilaca yönlendiriliyor. Aşırı miktarda gereksiz, indikasyonsuz ilaç tüketimi var. Bu ilaçlar duyguları etkileyen ilaçlar, stres ve üzüntüleri azaltırken sevinç ve mutlulukları da buduyor. Çalışma koşullarının biraz daha düzeltilmesi, işyerlerinde çalışana psikolojik danışmanlık sağlanması gibi önlemler, sorunların çözümünde çok önemli rol oynayabilir.

Continue Reading

Çok Okunanlar