Ana sayfa Sürmanşet “Anayasa taslağı yasalaşırsa artık ülkemizde ortada bir anayasa kalmayacak”

“Anayasa taslağı yasalaşırsa artık ülkemizde ortada bir anayasa kalmayacak”

PAYLAŞ

Anayasa değişiklik teklifinin ikinci turu için bugün yapılacak oylama öncesi Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk yapılacak Anayasa değişikliği sonrası, Türkiye’nin anayasaya dayanan bir “anayasal devlet” olmaktan çıkarak; sadece anayasa adını taşıyan aldatmaca metne sahip yazılı “anayasası olan bir anayasalı devlet” olacağını savundu.

BirGün’den Meltem Yılmaz’a konuşan Selçuk’un röportajından bazı bölümeler şu şekilde:

Anayasa değişikliği için “savunanları da köleleştirip doğduklarına pişman edecek bir metindir” ifadelerini kullanmıştınız, neden?

Sözünü ettiğiniz yazıda bunun yanıtını ayrıntılarıyla verdiğimi sanıyorum. Yapılmak istenen, bir sistemsizliktir. 1982 Anayasa’sı biçimsel ve maddi açıdan meşru değildi. Ancak parlamenter sistem içinde kendisinden önceki Anayasa gibi erkler ayrılığına dayanıyordu. Erkler ayrılığı ilkesi tam anlamıyla 1961 Anayasa’sıyla gelmiştir bize. 1924 Anayasa’sı J. J. Rousseau’dan esinlenilerek düzenlenmişti ve erkler birliğine dayanıyordu. Ancak o dönemde Atatürk ve İnönü başta olmak üzere bütün yöneticiler, yasama ve özellikle yargı(lama) erklerinin özgür, bağımsız ve yansız olmasına özen göstermişlerdir. Nitekim 1933’te ülkemize gelen Prof. Dr. Ernst E. Hirsch anılarında tek partili TBMM’de Türk milletvekillerinin tam bir özgürlük içinde görüşlerini belirttiklerini, Meclisin denge ve uzlaşmanın sağlandığı bir arena ve son karar mercii olduğunu, sistemin Führer devletine benzemediğini belirtir anılarında (Hatıralarım, Ankara, 1985; s.348-49). Kendileriyle ilgili davalarda bile, Atatürk ve İnönü üzüldükleri olduğu halde ortalıkta görünmemeye özen göstermişlerdir. Çok partili yaşama geçilmiş ve özellikle 1956’dan sonra yargıçlara siyasal baskılar yapılmaya başlanınca erkler ayrılığının, özellikle de yargılama erkinin bağımsızlığının önemi anlaşılmıştır. İşte bu yüzden 1961 Anayasa’sı buna özen göstermiştir. Taslak ise 1961 öncesine dönüştür. Bu nedenle çok tehlikelidir. Meşru olmadığını ileri sürdüğüm 1982 Anayasa’sına rahmet okutacak türdendir. Okuryazar her insan bu taslağın, iktidarın tek elde toplanmasını önlemek şöyle dursun, tam tersine “vesayete son verilecek” yalanıyla iktidarı, “yanılmaz” kabul ettiği geleceğin tek bir insanına, yani “cumhurbaşkanı”na teslim ettiğini, denetim yollarını kapattığını, erkler ayrılığını değil, “erkler birliği”ni getirdiğini kolayca anlayabilir.

Bu durum ne tür sakıncalara yol açar?

Buna karşılık başkanlık sistemleri katı mı katı bir erkler ayrılığına dayanır. Sistemin ana özelliği budur. Taslakta buna bir de aldatmaca kılıf bulunmuş: Cumhurbaşkanlığı sistemiymiş. Ne demekse? Getirilen bu sistemin özünü bilmek isteyenlere bundan 228 yıl önce yayımlanan 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bilidirisi’nin ünlü 16’ncı maddesini anımsatırım. Bu maddede “… erkler ayrılığının bulunmadığı toplum(lar)da anayasa yoktur” (Toute la société dans laquelle … , ni la séparation des pouvoirs déterminée n’a pas point de constitution) denmiştir.

Demek, erkler ayrılığının kaçınılmazlığını vurgulayan bu küresel ilkeye göre, anayasa taslağı yasalaşırsa artık ülkemizde ortada bir anayasa kalmayacak; Türkiye anayasaya dayanan bir “anayasal devlet” olmaktan çıkacak; sadece anayasa adını taşıyan aldatmaca metne sahip yazılı “anayasası olan bir anayasalı devlet” olup çıkacaktır. Bu, kendini aldatmadır; temaruzdur (simulation), hayalettir (simulacre). Kısaca bundan böyle Türkiye anayasasız bir hukuk düzeni içinde görülecektir.

Özetle hem başkanlık sistemini getirmek iddiasıyla yola çıkacaksınız, hem de erkler birliğini dayatacaksınız. Bu bir güldürüdür. Böyle bir sistemde demokratik bilince sahip bir başkan bile diktatör olmak, baskı, daha doğrusu tümelci (totaliter) bir rejimle toplumu yönetmek zorundadır. Montesquieu’nın teşhisiyle o ülkede tek bir insan özgürdür, öbürleri ise köledir. Kısaca taslak, zorunlu tümelciliği kurallaştırmaya ve kurumlaştırmaya yeltenen, bu yüzden savunanları da tutsaklaştırıp doğduklarına pişman edecek bir metindir. Tek bir insana bütün erkleri teslim etmektedir. Yargılama yetkisini kullanacakları bile başkan belirleyerek bu erki bile teslim alıyor. Bireyi bütünüyle güvencesiz bırakarak uçurumun kenarına getiriyor, ama tehlike anında ona uçacak kanatlar vermiyor. Bu korkunç bir durumdur.

 

Bir yanda oyları kullanmadan önce gösteren vekil ve bakanlar… Öte yanda oy kullanamayan HDP’li vekiller… Yöntemde bile kurala uymayan bir siyasi iktidarın yapacağı anayasaya nasıl güvenebiliriz?

Oyun gizliliği, böylesine önemli ve yaşamsal bir değişiklikte önyargısız ve etki altında kalmadan oyun kullanılmasını sağlamak demektir. Bu bir anayasal ve yasal buyruktur. Eğer yasa yapanlar, yasaları çiğnerlerse sokaktaki adamın Trafik Yasası’nı çiğnemesini kınama hakkınız olamaz. Böyle bir toplumda yönetenlerde bile hukuk bilinci yok demektir. Bir eski bakan da “Onlar Anayasa Mahkemesine gitmeye alışık” diyerek kınama yargısında bulundu. Çok utandım. Yargı arındırma mekanizmasıdır. Keşke her yasal işlem AYM’ye gitse de yapılanların hukuken tertemiz olduğu anlaşılsa. Ama bu bilinçten o denli uzak bir anlayış var ki, bu yola başvuran kınanıyor. Böyle bir ülkede hukuk bilinci oluşabilir mi? Çok yazık! Bakanlık koltuğunda oturan bir kişinin koltuğunun hakkını vermesi ve herkese örnek olması gerekir. Ama bunun tam tersi yaşandı. Gizliliğin ihlalini belirleme görevini yerine getirenlere “Hadi lan! Suç işliyorum seni ne ilgilendiriyor? Bundan sana ne? Sana mı soracağım? Savcı mısın, hâkim misin? Niçin kamerayı gözüme kadar sokuyorsun?” demek, hem onlara görevini yapmamalısın demektir, hem de sövmektir. Hukuka aykırı bir durumunuz yoksa neden bunu belirleyene karşı çıkıyor, üstelik sövüyorsunuz? Hukuk açısından yanlış, etik açıdan ise facia. Kınanası bir durum.

Bu süreçte en çok konuşması gereken insanlar yorum yapmaktan kaçınıyor. Siz bu konuda ne söylemek istersiniz?

Ben bilime, halkıma, öğrencilerime karşı ödevimi yerine getirdim. Eğer bu bir cesaret ise yandık demektir. Bilim insanı, adından da anlaşılacağı üzere, “gerçeklik/doğruluk sevgisiyle”, “düşünsel yantutmazlık ve nesnellik”le, “düşünsel yüreklilik”le, “düşünsel içtenlik”le, “düşünsel sabır” ve “düşünsel dürüstlük ve çıkarsızlıkla (hasbilik) görüşlerini açıklar. Dolayısıyla günün siyasal dalaşlarının dışındadır. Bilim toplum yararınadır. Susturulursa bundan ilkin yönetenler zarar görürler. Kimi kaygılarla davrananlar, elbette olacaktır. Gerçek bilim insanları onları etkisizleştirirler. TV’de bir izlenceyi izledim. Prof. Dr. sanını taşıyan biri, 15 Temmuz olayını parlamenter sistemin halk iradesini yansıtmadığının bir kanıtı olarak gösteriyordu. Halk iradesiyle gelenler, eğer bu iradeyi doğru yönde kullanmamışlar, yeterli ve yaraşır, yani eski deyişle ehil ve liyakatli olmayanları devlette görevlendirmişlerse, bu durum, halkın iradesiyle gelenlerin yetkilerini doğru kullanmadıklarını gösterir. Halk iradesiyle bir ilgisi yoktur bunun. Başkanlık sistemine geçince başkanın böyle yapmayacağı sonucuna varmak tam bir mantık çarpıtmasıdır, mugalatadır, safsatadır. Olasılıkları kanıt olarak öne sürmedir (argumentum ad judicium), olguya karşı varsayımlara başvurmadır (hypothesis contraryto fact), yanlış evirmedir (false conversion), asıl konuyu gözden kaçırmadır (ignoratio elenchi); eskilerin deyişiyle “tarifi, muarrefle tarif emek”tir. Bu türden çarpıtmalar bir bilim adamına yakışmaz.