Connect with us

Öne Çıkanlar

Cezaevinde en fazla üç kişi birlikte fotoğraf çektirebiliyor, Kürtçe konuşana hücre cezası veriliyor

Published

on

İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Hapishaneler Komisyonu, OHAL öncesi ve OHAL sonrası Türkiye hapishanelerinde yaşanan hak ihlallerini yerinde tespit etmek için 54 hapishanede 238 mahpusla görüşerek bir rapor hazırladı. “Mahpusların Diliyle Türkiye Hapishanelerinde Hak İhlalleri Raporu” başlıklı raporda mahpusların aileleriyle görüş yasağı, işkence ve kötü muamele, 1990’lı yılların işkence biçimi süngerli oda uygulamaları ve daha birçok hak ihlaline ilişkin tespitler yer aldı. Duvar Sitesi’nden Hacı bişkin’in haberine göre “Cezaevlerinde iyileştirme mantığı terk edilmeli” ifadelerine yer verilen raporda “‘İyileştirme’den söz etmek, cezaevinde tutulanın’kötü’ olduğunu, ‘hasta’ olduğunu kabul ederek yola çıkmak anlamına gelir” denildi.

HÜCRE CEZASI VE ÇIPLAK ARAMA

Rapor İHD İstanbul Şubesi’nde düzenlenen basın toplantısıyla açıklandı. Basın tkoplantısına İHD İstanbul Şubesi’nden Rıdvan Konak, Gülseren Yoleri, Zeynep Ceren Boztoprak, Sevim Kalman, Sevim Salihoğlu katıldı. Raporla ilgili açıklamayı yapan Boztoprak “Tutukluların ilk adımda hücreye atılması kötü mumalenin ilk örneğidir” dedi. Yargının ihlallere seyirci kaldığını belirten Boztoprak “Örneğin Şırnak’tan sürgün edilenler Trabzon’a sevk ediliyor burada çıplak aramaya maruz kalıyorlar. Kendileri suç duyurusunda bulunuyor ama mahpuslara disiplin soruşturması açıldı” örneğini verdi.

‘SÜRGÜN VE SEVKLER ÇOK YOĞUN’

Sevim Kalman ise şunları söyledi: “Mahpusların yaşadıkları son derece etkiliyor bizi. Trabzon Cezaevi’ne gittiğimizde bir sivil polis grubunun cezaevinin kapısında bizleri izlediğini gördük. Trabzon’dan Gümüşhane’ye, Bayburt’tan Rize’ye gittik. Polisler bizi diğer şehrin polislerine teslim edinceye kadar takip ettiler. Biz de kendilerine böyle bir talebimiz olmadığını söyledik. Ama yemek yerken, yürürken bizi hep takip ettiler. Öncesinde de korkunç hak ihlalleri vardı sürgün, sevk kelepçeli işkence bunlardan bazıları. Mahpus Van’dan Edirne’ye getiriliyor. Bu süreçte sürgün ve sevkler çok yoğun. Ani baskınlarla üzerilerinde pijamalarla sürgün edilen mahpuslar var. Çoğu hapishanede şu an açık görüş 2 ayda 1 sağlanıyor. Bazı hapishanelerde avukat görüş günleri getirilmiş.”

RAPORDA NELER YER ALIYOR

Yaklaşık 1 yılda hazırlanan raporda, heyette yer alan avukatların Malatya, Elazığ, Bayburt gibi bazı ceza infaz kurumlarında avukat odaları dolu olduğu gerekçesiyle görüş yapamadığı veya yoğun ısrar neticesinde 5,6 saat kadar bekletildikten sonra kısıtlı bir süre görüş yapabildikleri belirtildi. Avukatların dışında yer alan heyetteki kişilerin ise cezaevinin 1 kilometre uzağında bekletildiği de raporda yer aldı.

12 EYLÜL DÖNEMİ VE GÜNÜMÜZ HAPİSHANELERİ…

OHAL’in ilan edilmesiyle birçok cezaevinde yaşanan işkence ve kötü muamele uygulamaları neredeyse her gün gündemde yer alıyor. Raporda işkence ve kötü muamele konularına değinilirken 1980 askeri darbe döneminde cezaevlerinde yaşananların günümüz cezaevlerinde yaşanılanlar arasında benzerlikler olduğu vurgulandı. Raporda bu benzerlikler şöyle yer aldı:

“Askeri disiplinle sayım yapabilmek için şiddete başvurulduğu birçok görüşmede dile getirilmiştir. Yine 12 Eylül günlerini andıran bir diğer uygulama da şiddet eşliğinde rastgele ve keyfi aramaların yapılmasıdır. Bu aramalarda tutuklu ya da hükümlünün şahsı da eşyaları da zarar görmekte. OHAL uygulamasının 12 Eylül’ü andıran bir diğer yanı da hem içeride tutulanların kendi aralarındaki iletişimin engellenme çabası hem de görüşlerin keyfi kısıtlanmasıdır. Çıplak arama bir rutin halini almıştır; üstelik birçok yerde çıplak aramanın aileden ziyaretçilere uygulanmak istenmesi de söz konusudur. O kadar ki “Eziyet çekmesinler diye ailelerin gelmesini istemiyoruz” ifadesiyle defalarca karşılaşmış bulunmaktayız.”

Raporda 12 Eylül’ü andıran başka bir uygulama ise şöyle anlatıldı: “Bazı yerlerde siyasi mahpusların adli mahpuslarla birlikte tutuluyor. Özellikle Kürt tutuklu ve hükümlüler için bu durum ciddi bir tehlike arz etmekte. Bazı yerlerde IŞİD ve FETÖ/PDY davalarının mahpusları, PKK davalarının mahpusları ile birlikte tutulmaktadır.”

‘BURASI TÜRKİYE TÜRKÇE KONUŞACAKSIN’

Mahpusların karşılaştığı başka bir ihlal ise raporda şu ifadelerle aktarıldı: “OHAL sonrasındaki önemli dönüşümlerden biri de, yine tıpkı 12 Eylül günlerinde olduğu gibi, hapishane yönetimlerinin ve infaz koruma memurlarının Kürtçe’ye yönelik alerjisinin yeniden tezahür etmiş olmasıdır. Hapishanelere Kürtçe kitap alınmamaktadır. Fakat mesele bununla da sınırlı değildir. Kendi aralarında Kürtçe konuştukları için disiplin cezası alan, şiddete maruz kalan kişiler vardır. Bir anlatımda, Kürtçe konuşan birinin, “infaz memuruna hakaret etti” bahanesiyle hücre cezası aldığı dile getirilmiştir. Hiç Türkçe bilmeyen bir kişinin sayım sırasında arkadaşlarıyla Kürtçe konuşması, “Burası Türkiye, Türkçe konuşacaksın” denilerek tehdit edilmesine yol açmıştır. Bazı yerlerde de “hoş geldin dayağı” adı altında şiddet uygulandığı not edilmiştir.”

‘TRANS BİREYLER ERKEK HAPİSHANELERİNDE TUTULUYOR’

Ayrımcılığa maruz kalan gruplar arasında trans bireyler de var. Raporda trans bireylerin ayrımcılığa uğraması ile ilgili şu notlar paylaşıldı:

“Trans bireylerle görüşmelerde kendilerinin erkek hapishanelerinde tutulduğu, cinsiyet kimliklerine ilişkin aşağılayıcı söz ve tavırlara maruz kaldıkları, tecrit uygulandığı, en basit talep olan kıyafet taleplerinin dahi karşılanmadığı görüldü.” Ayrıca raporda OHAL sonrası cezaevlerinde tehdidin çok fazla yoğunlaştığı; “Fiziki işkence, “süngerli oda” adı altında kurumsallaşmış gibi görünmektedir” ifadeleri yer aldı. Cezaevlerindeki ‘keyfilik’ uygulamaları raporda genişçe yer aldı. Raporda keyfiliğe örnek olarak; “Kadın koğuşlarına erkek infaz koruma memurlarının girmesi…” örnek verildi.

‘DÖNEME ÖZGÜ TUHAFLIK’

Raporda; “Döneme özgü tuhaflıklardan biri birçok yerde en fazla üç kişinin fotoğraf çektirebildiği anlatıldı” denilerek cezaevlerinde kapasitenin üzerinde mahpusların koğuşlarda kaldığı, kelepçeli muayene, görüş yasakları, sağlık ve hijyen sorunları da yer aldı.

ÖNERİLER….

Raporun öneriler kısmında cezaevlerinde ‘İyileştirme mantığı terk edilmeli’ görüşü yer alırken bunun gerekçeleri de şöyle sıralandı: “İyileştirme”den söz etmek, cezaevinde tutulanın “kötü” olduğunu, “hasta” olduğunu kabul ederek yola çıkmak demektir. Kötü ve hasta birine “iyileştirme” uygulanması, konu sanki tıbbi bir meseleymiş gibi ele alınması demektir. Böylece ceza sistemi, bireysel ve sosyal sağlık kavramına yaslanmış olmaktadır. Bu faşizan bir zihniyettir: Zira kişinin bir fiilini suç olarak düzenleyip ceza sistemini onun üzerine oturtmak başka bir şey, kişinin kendisini, bizatihi varlığını bir sorun, bir suç, bir hastalık olarak görüp ceza sistemini onun üstüne oturtmak başka bir şeydir. Türkiye’deki sistem ikincisidir. Kökten değişmelidir. Bir şey “iyileştirilecek”se, infaz sisteminin kendisi, tüm ceza sistemiyle birlikte, iyileştirilmelidir.”

‘İNSAN HAKLARINA DAYALI BİR CEZA İNFAZ SİSTEMİ TESİS EDİLMELİ’

Hapishanelerde insan haklarına uygun koşulların tesis edilmesi için sürekli bir ilginin şart olduğu vurgulanırken önerilere şöyle devam edildi: “Bu ilgiyi diri tutarak sorunlar aşılabilir. Bu da hak ihlaline maruz kalan mahpusun başvurusunun yanında ihlalden etkilenen ailesinin başvurusunu da önemli kılmaktadır. Bu başvurular doğrultusunda siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri güçlerini kullanarak kamu otoritelerini harekete geçirmek üzere girişimlerde bulunmalı, insan haklarına dayalı bir ceza infaz sisteminin tesisini sağlamak için etkin bir çaba ve çalışma yürütülmelidir.”
Duvar

Gündem

Saldırılar sonrası Uber’den ilk açıklama

Published

on

By

Akıllı telefonlar üzerinden araç çağırma şirketi Uber‘den İstanbul’daki taksicilerin saldırılara ilişkin olarak açıklama geldi. Şirketin global merkezinden yapılan açıklamada, “Önceliğimiz bu zor zamanlarda, Uber sürücü ortaklarımızın yanında durmak, onlara gereken hukuki yardımı sağlayıp destek olmaktır” dendi.

Hürriyet’ten Ahmet Can’a yapılan açıklamada “Türkiye’deki operasyonlarımıza, sorumlu bir iş ortağı olarak, sonuna kadar bağlıyız. En çok önem verdiğimiz konuların başında, yerel paydaşlarla beraber çalışarak, birlikte daha akıllı ve çevre dostu şehirler yaratmak geliyor. Buna taksiciler de dahil olduğu için taksi ürünümüz mevcut” dendi.

SAYI 2 BİNİ AŞTI

Ayrıca şirketten yapılan açıklamada Uber’in bulunduğu tüm ülkelerde yerel regülasyonlara uygun olarak faaliyet gösterildiği ve her ülkenin vergi düzenlemelerine uyulduğu vurgulandı.

2014 yılında Türkiye’ye açılan Uber, şu anda iki farklı araç tipiyle hizmet veriyor. Bunlardan biri Mercedes Vito gibi lüks hafif ticari araçlar. Diğeri de taksi platformu. Şirketten paylaşılan bilgilere göre taksi platformunda hizmet veren taksilerinin sayısı 2 bini aştı.

Continue Reading

Öne Çıkanlar

Erdoğan’dan IMF’ye: Türkiye’yi yönetecek birisi varsa o da benim; sen sadece paranı al!

Published

on

By

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye’de yaşanan çatışmalarla ilgili olarak NATO‘ya tepki gösterdi. “Yeri geldi Afganistan’da olduk Somali’de olduk şu anda Suriye’de bu olaylar yaşanırken, ey NATO sen ne zaman olacak da gelip bizim yanımızda yer alacaksın?” diyen Erdoğan, IMF‘ye de “Türkiye’yi yönetecek birisi varsa o da benim; sen sadece paranı al” diye seslendi.

Bolu’da partisinin 6. olağan il kongresinde konuşan Erdoğan’ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

“Suriye ve Irak sınırlarımız boyunca terör koridoru oluşturmak isteyenler yüzlerindeki maskeleri indirip niyetlerini ifşa ettiler. Kimsenin ummadığı operasyonları başlattık. Müttefikimiz dediğimiz güçlere bakışı sahadaki eylemlere göre yeniden belirledik. NATO’nun üyesiyiz. Yeri geldi Afganistan’da olduk Somali’de olduk şu anda Suriye’de bu olaylar yaşanırken, ey NATO sen ne zaman olacak da gelip bizim yanımızda yer alacaksın? 911 kilometre burada bizim sınırımız var, sürekli terör örgütleri bizi taciz ediyor, Suriye rejimi aynı şekilde bu yollara başvuruyor. Peki sen ne zaman ortaya çıkacaksın, devamlı ben bunları mı söyleyeceğim? Şu ana kadar hala olumlu bir ses söz yok.

“Biz iktidara geldiğimizde de attığımız her adımda bize olmaz dediler, yapamazsınız dediler, başaramazsınız dediler. Daha ileri gidip ‘haddinizi aşmayın ha’ dediler. IMF’nin bize dediği laf ‘olmaz’. Ne olmaz? Sen paranı alıyor musun, alıyorsun. Bizden sonra borç istedi. Arkadaşlar “Verelim mi?” dedi, “Verin” dedim. Bugün borç alan yarın emir alır.

(IMF’ye) Türkiye’yi yönetecek birisi varsa o da benim. Sen sadece paranı al.”

Continue Reading

Öne Çıkanlar

“Canan Karatay’ı görünce üzülüyorum, depresyonu turşuyla çözmek gibi önerileri tartışmak istemiyorum”

Published

on

By

2015’te Uluslararası Diyabet Federasyonu tarafından verilen diyabet alanında ‘Yılın Bilim Adamı’ ödülünü alan Yılmaz, “Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine de pancar üretiminin sınırlandırılmasına da karşıyım. Üretim ağırlığının nişasta bazlı şekerlere kaydırılmasını doğru bulmuyorum” ifadesini kullandı.

Temel Yılmaz’ın Habertürk’ten Kübra Par’ın sorularına verdiği yanıtların ilgili bölümü şöyle:

– Canan Karatay, son günlerde depresyon ilaçlarıyla ilgili açıklamasıyla gündemde. İstanbul Tabip Odası’nın Karatay’a para cezası kesmesine ne diyorsunuz?

Canan Hoca’nın açıklamalarını artık biraz üzüntüyle izliyorum. Depresyonu sadece bağırsaklara ve faydalı-zararlı bakterilere bağlamak, sorunu turşu yiyerek çözmek gibi önerleri de tartışmak istemiyorum! Sorun bu tür talkshow türü yorumlardan çok daha ciddi. Sadece bizim toplum değil, dünyadaki tüm toplumların sorunu. Hekimler arasındaki bu tür tartışmaların yeri medya değil, olmamalı. Bir hipoteziniz varsa, bununla ilgili olarak bir araştırma yaparsınız. Oturup araştırmayı kaleme alırsınız, sonra bu çalışmayı hakemli dergilerden birisine gönderirsiniz. O arada da bir bilimsel kongrede sunmak istersiniz. Oradaki sunumda konunun uzmanları sizi dinler, onayladıkları noktalarda onaylar, akıllarına yatmayan noktalarda da sorularını sorar. Ondan sonra o düzeltmelerini yapar. Yayın, hakemli bir dergide çıkar. Bu artık uluslararası standartlarda yapılmış bir araştırmadır ve herkes bunu uygular.

– Karatay’a temel eleştiriniz, araştırma bulgularını önünüze koymadan konuşması mı?

Evet, somut kanıtlar olmadan konuşmamalı.

– Siz Karatay’ın şeker yükleme testine karşı çıkmasını da eleştiriyorsunuz değil mi?

“Şeker yükleme testini yaptıranların çocukları şeker hastası olur, kalbi delik olur” diyorsanız, bunu kanıtlamanız lazım. Tıpta gelişigüzel konuşma hakkınız yok. İnsan hayatıyla ilişkili olarak karar veren ve daha sonra hesap sorulmayan mesleklerden biri hâkimlik, diğeri de hekimlik. Bir hasta, gelip sizi bir otorite olarak aldığı zaman, ağzınızdan çıkacak her kelimeyi izler. Söylediğiniz bir kelimeye takılır, sabaha kadar uyumaz. Canan Hoca’nın, glikoz tolerans testi yapılmış annelerin çocuklarının verilen glikoza bağlı olarak diyabet olduğuna dair kendi klinik araştırmasını ya da literatüre ilişkin araştırmasını bekliyorum. Baktım ama bulamadım.

– Ama Karatay depresyon ilaçlarının aşırı yaygınlaşmasını eleştirmekte haklı değil mi?

Depresyon ilaç tüketiminin aşırı olduğuna katılıyorum. Bunun temel nedeni, gelişen teknolojinin insanlara getirdiği yeni hayat modeli. İnsanlar artık çok daha uzun saatler çalışıyor, daha uzun süre kapalı ortamlarda kalıyor, daha hareketsiz ve daha stresli. Mesaj-mail trafiği de düşük yoğunluklu stresi tüm güne yaydı. İnsanlar artık sürekli çalışan, sürekli izlenen ve sürekli uyarı ve emirlerle sürekli yönetilen modern köleler haline geldi ve tüm toplumlarda depresyon patladı. İlaç kullanımı da arttı. Ancak bu durum tek başına bu kadar aşırı ilaç kullanımını izah etmez. Sorunu psikoterapik rehabilitasyonlarla çözümlenebilecek birçok insan hemen ilaca yönlendiriliyor. Aşırı miktarda gereksiz, indikasyonsuz ilaç tüketimi var. Bu ilaçlar duyguları etkileyen ilaçlar, stres ve üzüntüleri azaltırken sevinç ve mutlulukları da buduyor. Çalışma koşullarının biraz daha düzeltilmesi, işyerlerinde çalışana psikolojik danışmanlık sağlanması gibi önlemler, sorunların çözümünde çok önemli rol oynayabilir.

Continue Reading

Çok Okunanlar