Ana sayfa Manşet Cumhuriyet gazetesi yazar, yönetici ve avukatları ilk kez hakim karşısında

Cumhuriyet gazetesi yazar, yönetici ve avukatları ilk kez hakim karşısında

PAYLAŞ

DHKP-C, PKK ve Gülen yapılanmasının propagandasını yaptıkları iddiasıyla tutuklanan Cumhuriyet gazetesi yazar, yönetici ve avukatları 34 Temuz Pazartesi ilk kez hakim karşısına çıktı. Gazeteciler Can Dündar, Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Musa Kart’ın sanıkları arasında bulunduğu 2’si firari, 12’si tutuklu toplam 19 sanıklı dava, İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 4 gün boyunca sürecek.

Kadri Gürsel’in savunması

Gürsel, savunmasında “Cumhuriyet’e karşı operasyon, benim de tutuklanarak yazamaz ve konuşamaz, velhasıl gazetecilik yapamaz hale getirilmem için bir fırsat olarak kullanıldı ve bu, birilerinin aklına son anda geldi.” dedi:

İddianamede şahsıma “ Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmamakla Birlikte Örgüte Yardım Etmek ” suçu isnat ediliyor. İddia makamı bu isnadı üç temel suçlama üzerinden yöneltiyor. Birincisi, ByLock kullanıcısı 92 şüpheli şahıs ve haklarında FETÖ/PDY silahlı terör örgütünden dolayı soruşturma bulunan 21 kişi ile iletişim kaydımın olduğudur. İkincisi, Cumhuriyet gazetesi Yayın Danışmanı olup Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.’de birinci derecede imza yetkisine sahip olduğum ve Cumhuriyet’te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin manipülatif amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olduğumdur. Üçüncüsü de, 12 Temmuz 2016’da Cumhuriyet’te yayımlanan “ Erdoğan Babamız Olmak İstiyor ” başlıklı köşe yazısını kaleme alarak “ açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı’nın şahsını hedef alarak Türkiye’de otoriter bir rejim bulunduğu algısını yaratmaya ” çalıştığımdır Bu iddiaların tamamı gerçek

İddia makamı beni, Cumhuriyet’te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olmakla suçluyor. İddia makamının bana bu suçlamayı yöneltmek için kullandığı bir dayanak, Cumhuriyet gazetesinin “ Yayın Danışmanı ” olmamdır. İkinci dayanağı ise Cumhuriyet gazetesini çıkaran Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.’de “ Birinci derecede imza yetkilisi olduğum ” gibi bir iddiadır. Bu suçlamalar her türlü mesnetten yoksundur. Yenigün Haber Ajansı’nda “ Birinci derecede imza yetkisine ” hiçbir zaman sahip olmadım. Buna karşılık bu uydurmacanın nasıl olup da iddianamede yer aldığında dair bir düşüncem var.

Hakkımızdaki dava dosyasının 7 No’lu klasöründe, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 4 Kasım 2016 tarih ve 47909374.66817(63044) 38081 sayısı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu’na gönderdiği “ Fezlekeli Soruşturma Evrakı ” yer alıyor.

Bu fezlekede ben, “Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.’de birinci derecede imza yetkisine sahip ” olarak gösteriliyorum. Bununla da kalınmamış, bir de “ Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı ” ilan edilmişim. Oysa Vakfın Başkanının Orhan ERİNÇ olduğu, kamuoyunca bilinen bir gerçektir.

Cumhuriyet’teki konum ve görevlerime dair bu iki fahiş hatanın polis fezlekesinde yer alması “ masum ” bir dalgınlıkla açıklanamaz. Burada beni kriminalize edilmek istenen bir vakıf yönetimi ve şirket ile ilişkilendirerek, tutuklanmamı sağlamaya dönük bir suiniyet söz konusudur. Delil de uydurulmamış, aleni, erişime açık veriler, insanı hayretler içinde bırakan bir cüretle düpedüz tahrif edilmiş ve böylece tutuklanmam için bir sözde gerekçe icat edilmiş.
….
Cumhuriyet’te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin manipülatif amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olduğum öne sürülürken kullanılan bir başka husus da gazetenin “ Yayın Danışmanı ” pozisyonunda bulunmamdır.

Benim yayın danışmanlığım ile gazetenin iddia edilen yayın politikası değişikliği arasında herhangi bir ilişki kurmak akla ve mantığa aykırıdır, abesle iştigaldir. Bu iki nedenden ötürü böyledir. Birincisi, 27 Eylül 2016’da başlayarak gözaltına alındığım 31 Ekim 2016’ya kadar toplam 34 gün ifa edebildiğim Yayın Danışmanlığı, gazetenin yayın politikası üzerinde karar ve icra yetkisi veren bir görev olmamasıdır. Yayın danışmanı, adından da anlaşılacağı gibi gerektiğinde fikri alınan ya da fikrini söyleyen kişidir. Önerilerini dikkate alıp almama hususunda kararı veren merci ise gazetenin yönetimidir. İkinci neden ise, benim gibi görevine 27 Eylül 2016’da başlayıp bunu sadece 34 gün sürdürebilen bir Yayın Danışmanının Cumhuriyet’teki radikal yayın politikası değişikliğini nasıl ve ne zaman gerçekleştirdiği sorusunun cevabı ile ilgilidir.

İddianamede “ Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren adeta el konulduğu ” ileri sürülüyor. Gazetenin yayın politikasının son 3 yıllık dönemde değişime uğradığıiddia ediliyor. Öyleyse, benim bu “ yayın politikasını değiştirme suçuna ” iştirakim nasıl mümkün olmuş olabilir ?

Bu sözde suçu, gözaltına alınıp tutuklanmamdan yaklaşık beş buçuk ay önce, 10 Mayıs 2016’da başlayarak, haftada iki kez yazdığım köşe yazılarımda işlemiş olamam, çünkü köşe yazarı, köşesinde sadece kendi görüşlerini ifade eder ve bu görüşler gazete için bağlayıcı nitelikte addolunmaz.

Bu, son üç yıla yayıldığı iddia edilen sözde “ Yayın politikası değiştirme suçuna ” gözaltına alındığım 31 Ekim 2016’dan önceki 34 gün zarfında, karar ve icra yetkisi olmayan bir “ Yayın Danışmanı ” olarak katılmış olmam ise akla ziyan bir iddiadır.

İşte tam da bu nedenle, iddia makamı, Cumhuriyet gazetesinde 5 ay köşe yazarı ve son 1 ay da yayın danışmanı olduğum gerçeğini ve MASAK’ın Yenigün Haber Ajansı’nda imza yetkilisi olmadığıma dair raporunu görüp incelemeden, sadece bir polis fezlekesine binaen, benim Yenigün Haber Ajansı’nda birinci derecede imza yetkisine sahip olduğumu ve Cumhuriyet Gazetesi’nin yayın politikasını değiştirdiğimi iddianameye koymuşsa, açıkça görevini ihmal etmiştir.

Aksi geçerli isegörevini açıkça kötüye kullanmıştır.

Bana isnat edilen üçüncü suçlama, Cumhuriyet gazetesinde “ Erdoğan Babamız Olmak İstiyor ” başlıklı bir yazı yazmış olmamdır.

12 Temmuz 2016’da yayımlanan bu yazımda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sigara karşıtlığından yansıyan, fazlasıyla baskıcı bulduğum bir siyasi kültür ve zihniyeti eleştirmiş ve hicvetmiştim. İddia makamı bu yazıda “Açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı’nın şahsını hedef aldığımı” vurgulayarak bundan sözde bir suç üretmeye çalışıyor.

Açıkça belirtmeliyim ki Türkiye’de  “açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı’nı hedef almak” diye bir suç yoktur. Bilakis iyi gazeteci, eleştiri konusunu açıkça ve doğrudan hedef alır. Bu konu Cumhurbaşkanı’nın icraat ve söylemi olunca da eleştirisini açık ve doğrudan dile getirir ki net biçimde anlaşılsın. Ayrıca demokrasilerde Cumhurbaşkanı’nın eleştiriden muaf olduğuna dair ne bir yasa olabilir, ne de Cumhurbaşkanı eleştirilecekse bunun üstü örtülü ve dolaylı yoldan yapılacağı hususunda bir teamülden söz edilebilir.

Yine bu yazı dolayısıyla “Türkiye’de otoriter bir rejim bulunduğu algısını yaratmaya çalışmakla suçlanıyorum. Bu hukuki değil, siyasi nitelikte bir suçlamadır. Gazetecinin işi algı yaratmak değil, olguları nesnel biçimde değerlendirmektir. Gazeteci bir görüş ifade ediyorsa bunu olgularla destekler. Benim suçlanan yazım da sarsılmaz olgularla desteklenip doğrulanmış bir görüşü içermektedir.

Cumhuriyet’e karşı operasyon, benim de tutuklanarak yazamaz ve konuşamaz, velhasıl gazetecilik yapamaz hale getirilmem için bir fırsat olarak kullanıldı ve bu, birilerinin aklına son anda geldi.

Burada karşınızda üyesi olmamakla birlikte, terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ettiğim için değil, bağımsız, sorgulayıcı ve eleştirel bir gazeteci olduğum için, gazetecilikten taviz vermediğim ve mesleğimi bihakkın ifa etmekte sonuna kadar ısrarlı olduğum için bulunmaktayım.

İktidarın bütün baskı ve tehditlerine karşın, gazeteci kalabilmeyi başardığım için, uzun süre tutuklulukla peşinen cezalandırıldım.

Hakkımdaki “ terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme ” suçlamasını destekleyen tek bir gerçek kanıt bulamazsınız. Çünkü böyle bir kanıt oluşturan ne bir davranışım, ne bir sözüm, ne de bir yazım vardır. Tam tersine, bahse konu örgüte karşı, bütün kariyerim boyunca hep azami şüphe ile yaklaştım ve kesin bir biçimde eleştirel oldum. FETÖ’nün adı henüz “ Cemaat ” iken ve bu cemaat ile AKP iktidarı birlikte çalışırken benim bu yapıya karşı bakışım kategorik biçimde negatif olmuştur ve bu bakışım hiç değişmemiştir.

Mevcut iktidarın, geçmişte bu grupla sürdürdüğü fiili koalisyon ortaklığını teşhir ettim ve bu meşum işbirliğinin ülkeye vereceği zararı öngördüm. O zamanki adıyla cemaatin, iktidardan aldığı güç ve destek sayesinde kurduğu komploların sonucunda AKP’nin de bu ittifakın kurbanı olabileceğini çeşitli vesilelerle ifade ettim. Çok sayıda yazım, konuşmam ve TV programlarında söylediklerim bunu kanıtlar.

Bütün öngörülerim gerçekleşti. Her şey arşivlerdedir. Aleyhimdeki suçlamalar, sahte delillere dayandırılmalarına bile gerek duyulmaksızın, iptidai yalanlar, tezvirat ve tahrifatlar ile gerçeküstü bir boyuta taşınmıştır. Bu arada, bu gerçekleri bir Mahkeme heyeti karşısında dile getirmeden önce, Silivri Cezaevindeki tutukluluğum 9 ayı buldu. Uzun tutukluluk yolu ile cezalandırma başlı başına bir hukuksuzluk ve insan hakları ihlalidir. Yukarıda arz ettiğim hususlar dikkate alınarak, hakkımda beraat kararı verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim.

Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay’ın savunması

Cumhuriyet Gazetesine yönelik soruşturma tam bir hukuk cinayetidir. İki amaç var: Cumhuriyet gazetesini susturmak ya da teslim almak, korkusuzca yazmaya devam edeceklere mesaj vermek. Bizi baskı, tehditle korkutamazlar. Örgütlerle ve devlet içinde yuvalanmış çetelerle gazetenin ilişkisi yoktur. Tek faaliyeti gazeteciliktir. Bu gazetenin adını Atatürk vermiştir. Yazarları bedel ödemiştir, katledilmiştir. Direncimizi kıramazlar. Bu operasyona maruz kalan, teslim alınmak, direnci kırılmak, pes ettirilmek istenen gazete öyle sıradan bir gazete değildir son nefesimize kadar gazetecilik mesleğine,etik ilkelere, onurlu geçmişe leke sürdürmeyeceğiz. Boyun eğmeyeceğiz. Bu gazete Cumhuriyet’tir ve bu gazete bir gazetecilik anıtıdır! Son nefesimizi verinceye dek dik duracağız. Bu gazetenin köklerinde, tarihinde ve hatta genlerinde bağımsızlık ve özgürlük tutkusu vardır. Soruşturma ve kovuşturma sürecine bakılınca, bu yargılamanın akla mantığa ne kadar aykırı olduğu görülecektir.

Bu haksızlığı yapanlar, asıl onlar çok korkuyorlar. Cumhuriyet korkmaz, teslim olmaz, pes etmez.

Musa Kart’ın savunması

Karikatürle şiddete dayalı örgütlerin yan yana gelmesinin eşyanın tabiatına aykırı olduğunu söyleyen karikatürist Musa Kart savunmasında şunları söyledi:

“Ergenler yeni kelimeleri akranlarına anlatmayı severler. Ergen bilirkişimizin kelimesi de manipülasyon. Tatil için aradığım numara yüzünden Silivri’de 9 ay kaldım.Yanlış rezervasyon! Musa Kart’ın esprili savunmasına salon gülünce başkan, ‘İçinizden gülün’ diye uyardı. Bodrum’da deniz manzaralı bir odada 3 gün kalmayı umarken, Silivri’de beton manzaralı hücrede 9 ay kaldım. Yaşadıklarım bir rezervasyon hatası diye geçiştirilebilecek gibi değil! Çalmadık, çırpmadık. Evimizden ayakkabı kutularına tıkıştırılmış dolarlar çıkmadı. 35 yıllık karikatüristim akıl almaz iddialarla suçlanıyorum. Suçlamayı aynen iade ediyorum. Bu ülkede insanların kulakları, “Eeeyy!” diye başlayan cümlelere aşinadır… Ben de savunmamı, “Eeeyy Vicdan!..” diyerek noktalamak istiyorum.”

Murat Sabuncu’nun savunması

“Davanın başladığı gün gazetecilerin bayramıdır. Bizler bayram günü yargılanmaya başlanan gazetecileriz. Dün basın bayramıydı biz gazeteciliği, haberleri savunmak durumunda kaldık. Biz bugünü otosansürün yıkılması olarak kutlayacağız. Bu davanın savcısı, bizi tutuklatan kişi FETÖ’den ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor ama tutuksuz. FETÖ şüphelisi savcı Murat İnam bize FETÖ iftirası atıyor. Müebbetle yargılanırken tutuksuz, biz dokuz aydır tutukluyuz. 4 yılda bin 400 manşet atılır. Bilirkişi içinden cımbızla çekip rapor yapıyor. İddianameyi hazırlayan savcılar adetaları çok seviyor. Adetalarla dolu adeta bir iddianame sayın başkan. Siz gazetenin %10’u dışında tüm gazeteyi, ailelerimizi dokuz aydır mağdur ediyorsunuz. Arkadaşımızın 5 yaşındaki çocuğunun mal varlığı bile sorgulanmış. Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin bedeli tutuklanmak, cezaevine konmak ve savunma için 9 ay beklemek. Biz bunların hepsini yaşadık. Benim hiç MASAK raporum yok. Ama savcı ‘zengin göstersin diye’ iddianameye MASAK raporu da var diye eklemiş.

Ben gazetede 2014 yılında çalışmaya başladım. Ama siz 2013 yılında vakıfta olanları bana soruyorsunuz. O tarihte vakıf çalışanlarını tanmıyordum. Çay içmişliğim yoktur.Tanımadığım insanlarla çalışmadığım gazetenin vakfını ele geçirmişim.

Biz ağır tecritteyiz. “Görmek istersen denizi yukarıya çevir yüzü” derdi Sabahattin Ali. Biz tecritte yukarıyı da göremiyoruz. Bizim gökyüzümüz deniz gibi değil Sn. Başkan.

Herkes Ahmet Şık’ın kitabı İmamın Ordusu’nun peşindeydi. Korkusuz 100 kişi tarafindan basıldı. O 100 yayıncıdan biri de benim. Eskiden gazeteciler haberin ve tarihin tanığıydı artık meslektaşlarının yargılandığı davada tanıklıklar. Bu da tarihe geçecek.

İktidar temsilcilerinin, o gruba en ağır hakaretler eden gazetecilerin o zaman konuştuklarını buraya getirmeyi kendime yakıştıramam. 17-25 Aralıkta paralar, ayakkabı kutuları ortaya yayıldı. Abdullah Gül ABD’ye aracı gönderdi. Bunları yazmayana gazeteci denir mi? ‘Cumhuriyet 17 Aralık yayın yasağına uymayacak’ tweetinden darbeye destekle suçlanıyorum. Böyle bir suçu nasıl görmezdik? Bir gazeteci olarak teker teker manşetler üzerinden geçmek evimin basılmasından, kelepçeden, tecritten daha ağır geliyor.”

Zaman zaman ailem ya da milletvekili arkadaşlar ‘Süreçte sana en ağır gelen neydi’ diye sordular. Evimin basılması mı? Terörle mücadelede bodrum katında bekletilmem mi? Çocuğu olan 47 yaşında bir adam olarak Silivri Cezaevi’nde pantolonumu çıkarmaya zorlanmam mı? Bir gazeteci olarak manşetlerin üstünden geçmem bana ağır geliyor. Burada yargılananlar 28 ile 60 yıl arasında gazetecilik yapmış kimseler. Cumhuriyet gibi laikliğin, demokrasinin savunulduğu gazetedeki insanlara FETÖ suçlaması yöneltilmesi bana zor geliyor.”

Ahmet Şık’ın savunması

“Söyleyecek fazla şeyim yok ama size aradığınız örgütün yol haritasını çıkartacağım. Yeni Türkiye denen garabeti inşa eden iki güç ayrıştı, adına iktidar denen kanalizasyon patladı. Medya köşelerinden yapılan tehditler yaşanacakların işaretiydi. Ortalığı pislik götürdü, götürüyor.

Devletin sahibinin kim olacağına ilişkin kavgaya tutuştular. Bu kavga, darbe girişimine kadar uzandı. Hakikati dile getirenlerin seslerinin kısılmaya çalışıldığı günlerden geçiyoruz. OHAL ile temel haklar askıya alındı. Erdoğan ‘Bu darbe allahın bize bir lütfudur’ dedi. Ağzından kaçırdı. Şimdi bu lütfu yaşıyoruz. Nuriye ve Semih kardeşime dahi yanıt hapishane oldu. Yargı bağımsızlığı ortadan kaldırıldı. HDP genel başkanları esir edildi. 10 binlerce insan darbecilik-FETÖ’cülük suçlamasıyla gözaltına alındı. 50 binden fazlası tutuklandı. İşkencelerden geçirilenler oldu. KHK’larla liyakatin değil biatin esas alındığı AKP kadroları oluşturma yoluna gidildi Kamu’da.

Erdoğan uykusunda konuşsa canlı yayın yapmak zorunda olan televizyon kanallarında, iktidar komiserleri olmadan siyasal program yapmak yasak. 15 Temmuzda darbe engellendi ama cunta iktidar oldu. Medyanın tamamını iktidar borazanı haline çevirenler korkacağımızı, susacağımızı sanıyor anlatmaya devam edeceğiz.

Şimdi o dönemin suç ve günahlarının tüm yükünü Gülen Cemaati’nin sırtına yükleyerek kendi rollerini ve suçlarını gizlemeye çalışıyorlar. Cemaatin tehlikeli hale gelecek güce erişmesinin en büyük sorumlusu, ‘Ne istedilerse veren’ Erdoğan ve AKP’dir. Dolayısıyla Erdoğan ve AKP 15 Temmuz kalkışmasının da sorumluları arasındadırlar. Mehmet Dişli ve Partigöç’ün hazırladığı teklifi AKP’liler olduğu gibi kabul ederek kanunlaştırdılar. 2012 Mayıs’ında yapılan yasal değişiklikle, askeri personelin 15 yıllık mecburi hizmet süresi 10 yıla indirildi.

Cemaat böylece, kendilerinden olmayan subaylardan bazılarının ordudan ayrılacağını hesaplıyordu. Öyle de oldu. Gülen ile mücadele planlı MGK kararını hiç uygulamadiklarını Erdoğan, Gül ve Bülent Arınç itiraf ettiler. Hayır kandırılmadınız, birlikte bizi kandırmaya çalıştınız. Şimdi de Cumhuriyetten FETÖ çıkartmaya çalışıyorsunuz.

Bekir Bozdağ, yargının Gülen cemaatine teslim edilmesinin baş sorumlularından birisidir. Biz FETÖ sebebiyle hapsedilmişken Bekir Bozdağ geçen haftaya kadar adalet bakanıydı. Kendi yaptığı atamaların ihraçlarını yönetiyordu.

Biz kuşkularımızı yazdığımız için hapisteyiz. Bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlayabilecek kapasitede olmadıklarını itiraf edenler, orduyu ve MİT’i yönetmeye devam ediyor.

Canını ortaya koyarak darbeyi engellemeye çalışanların yaslı aileleri başta olmak üzere herkesin gerçekleri bilmeye hakkı var

AKP iktidarı döneminde ortaya çıkan, polis adaylarının girdiği sınavlarda kopya çekilmesi soruların sınavdan önce Gülen Cemaati’nin dershanelerine sızdırılmasına yönelik etkin soruşturma yapmamaları onları tek başına sorumlu kılıyor. Gülen Cemaati, AKP iktidarda bulunduğu 14 yıl boyunca herhangi bir engelle karşılaşmadan nihai hedefine yol almaya devam etmiştir”

İlk tutuklamanın ardından 9 ay geçti

Aralarında gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ve karikatürist Musa Kart’ın da bulunduğu 9 kişi, 5 Kasım 2016’da tutuklandı. Hakkında yakalama kararı bulunan gazetenin İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay ise yurtdışından geldiği gün gözaltına alınarak 12 Kasım’da tutuklandı. Ayrıca yurt dışında bulunan Can Dündar hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Gazetenin muhabiri Ahmet Şık ise 30 Aralık 2016’da tutuklandı. Davanın bir diğer tutuklusu da Ahmet Kemal Aydoğdu. “JeansBiri” kullanıcı adıyla Twitter’daki paylaşımları nedeniyle 22 Kasım’da tutuklanan Aydoğdu’nun dosyası, sosyal medyada “Aksilanma” etiketiyle başlattığı kampanyanın 22 Ekim’de Cumhuriyet Gazetesi’nde manşet yapılmasından sonra Cumhuriyet Gazetesi soruşturmasıyla birleştirilmişti.

Ne ile suçlanıyorlar?

Sanıklar hakkında hazırlanan savcılık iddianamesinde, PKK yöneticilerinden Cemil Bayık ile Kandil’de yaptığı röportaj, Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı şehit edenlerle telefon görüşmesi yapması ve bu görüşmeyi haberleştirilmesi, MİT TIR’ları savcısının cezaevinden gönderdiği yazıyı haberleştirmesi ve sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımları delil gösterilen gazeteci Ahmet Şık’ın “PKK ve DHKP/C örgütlerine üye olmamakla birlikte yardım etmek” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılması talep edildi. Halen yurtdışında olan Can Dündar ile birlikte Mehmet Murat Sabuncu, Mehmet Kadri Gürsel, Aydın Engin, Bülent Yener ve Günseli Özaltay’ın da “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme” suçundan 7,5 yıl 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması istendi.

Gazetenin İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, Mehmet Orhan Erinç ve Önder Çelik’in “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme” ve “Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma” suçlarından ayrı ayrı 11,5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep edildi. Şüpheliler Bülent Utku, Hacı Musa Kart, Hakan Karasinir, Mustafa Kemal Güngör, Hikmet Aslan Çetinkaya’nın ise “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme” ve “Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma” suçlarından 9,5 yıldan 29 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaları istendi. Şüpheliler Güray Tekinöz ve Turhan Günay’ın “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme” ve “Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma” suçlarından 8,5 yıldan 22 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması istendi.

“Terör örgütleri sevimli gösterildi” iddiası

İddianamede, Cumhuriyet gazetesinin kendisini bir “fikir gazetesi” olarak tanımlamasına rağmen kuruluş felsefesinin aksi yönünde değişime uğradığı, gazetenin “yıkıcı ve bölücü manipülasyonlara yönelik haberler” yaptığı, terör örgütlerini “sevimli ve meşru” gösterdiği, Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslararası terör örgütleri ile irtibatlandırdığı, gazetenin “adeta terör örgütleri tarafından ‘ele geçirildiği” yönündeki okur şikayetleri ile ulusal basında yer alan iddiaların soruşturma başlatmak için “yeterli şüphe” oluşturduğu dile getiriliyor.
Savcılığın iddiaları arasında, Cumhuriyet gazetesine Gülen hareketi tarafından özellikle 2013 yılından itibaren adeta el konulduğu ve Can Dündar’ın gazetenin başına geçmesi ile birlikte gazetenin yayın politikası değişikliğine gittiği de var. Ancak iddianamenin ilerleyen bölümlerinde, “Atatürk İlkelerinin savunuculuğunu yapmış bir gazetenin, son birkaç yıldır Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmeye amaçlayan silahlı terör örgütlerinin amaçlarına aracı olmasının yayın politikasının değişikliği ile açıklanması mümkün değildir” de deniliyor.

Tirajdaki düşüş delil oldu

İddianameye, gazetede yayımlanan haber ve yayın politikası değişikliğinin haricinde tirajlardaki düşüş de konu oldu. İddialar arasında, Basın İlan Kurumu’ndan alınan rakamlara göre gazete tirajındaki düşüşün 2013’ten sonra daha belirgin hale geldiği belirtilerek, “Tirajdaki günlük ve aylık düşüşler göz önüne alındığında; okuyucunun Cumhuriyet Gazetesinin yayın politikasında meydana gelen radikal değişikliğe yönelik tepkisini açıkça ortaya koyduğu görülmektedir” ifadesi de bulunuyor.