Ana sayfa Kültür & Sanat ‘Mavi Gözlü Dev’ Nâzım Hikmet 115 yaşında

‘Mavi Gözlü Dev’ Nâzım Hikmet 115 yaşında

PAYLAŞ

Nazım Hikmet’in doğum günü sebebiyle Duvar’da Enver Topaloğlu imzasıyla yayınlanan yazıda şairin doğum günü sebebiyle yapılacak etkinlikler sıralandı. İşte o yazı: Ocak ayı tuhaf bir ay… Nâzım Hikmet’in ve Cahit Külebi’nin doğum günleri bu ayda. Nazım 115, Cahit Külebi 100 yaşında. Ocak ayında doğan şairler olduğu gibi yaşamdan trajik biçimde kopmuş şairler de var bu ayda. Cemal Süreya bir ocak günü öldürülmüştü. Şair, yazar, sinemacı Onat Kutlar trajik biçimde, bir bombalı saldırı sonucu (1995) bu ayda ayrıldı sevenlerinden. Sahiden genç denilecek yaşta Adnan Azar yine ocak ayında yaşama veda eden şairlerden…

Ocak tuhaf bir ay… Belki de o yüzden eskilerin deyişiyle zemheri adı daha çok yakışıyor… İngiliz şair T. S. Eliot “Nisan en zalimidir ayların” diyor, ama Türkçe konuşulan bu coğrafyada sanki durum biraz farklı…

115 yaşındaki bir şair için hele o şair Nâzım Hikmet’se onunla ilgili ne söyleyeceğini uzun uzun düşünmek gerekir. Yaşamın en güzel anlarını, en büyük değerlerini gelecekte gören bir şairden söz etmek için belki de gelecekten bakan göz, geleceği duyan kulak, ama daha önemlisi geleceği hisseden bir kalp gerekiyor. Bunları söyleyince de aklıma yine onun şiiri geliyor…

“En güzel deniz:

henüz gidilmemiş olanıdır.

En güzel çocuk:

henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz :

henüz yaşamadıklarımız.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:

henüz söylememiş olduğum sözdür…”

Nâzım Hikmet’i, Orhan Koçak’ın 1988’de “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi”nde, daha sonra şairin 46. ölüm yıl dönümü nedeniyle bianet’te yer alan yazısı bana kalırsa anlatan en iyi yazı.

Koçak, yazının girişinde Nâzım Hikmet’i şöyle tanıtıyor: “Nâzım bölücüdür, gücü ve çağrısı buradan gelir: Şiiriyle ve eylemiyle, yaşamında ve ölümünde, insanları tavır almaya zorlamış, sanatın ve siyasetin kadrolarını ikiye bölmüştür: Nâzım’dan yana olanlar ve ona karşı olanlar. Bunun açıklanabilir nedenleri var: Şiiri yeniydi, hem içeriğiyle hem de biçimiyle Türk edebiyatının organik gelişimini yırtıyordu. Soylu bir aileden geliyordu ama kendi sınıfına ihanet etmiş, ezilenlerin yanında yer almıştı. Ve sınıfının onu geri alma, yeniden kendi içine katma çabalarına da kanmadı.”

Bence en iyisi Orhan Koçak’ın yazısının tamamını okumak. Çünkü Koçak’ın yazısı geçmişte kalmış ya da kalan bir yazı değil… Bununla birlikte Orhan Koçak’ın Nâzım Hikmet’i konu edinen bir yazısı daha var. Yazarın “Kopuk Zincir” (Metis, Nisan 2012) adıyla yayımlanan kitabındaki “Yahya Kemal’le Mayakovski Arasından Nâzım Hikmet” bir yazısı. Bu yazıyı da Nâzım Hikmet’le ilgilenen bütün şiir okurlarına, şiir dostlarına öneririm.

Aslında Nâzım Hikmet’le ilgili; yaşamıyla olsun, şiiriyle olsun bilinmeyen hiçbir şey yok denebilir. Nedeni tabii ki içinde “ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında” dizesinin de olduğu şiirin bağıra bağıra söylenen bir şarkıya dönüşmüş olması değil yalnızca.

Nâzım Hikmet, modern Türkçe şiirin uzun yıllar devletin bütün zor aygıtlarını seferber ederek engellenmeye çalıştığı ilk şairdir. Türkiye’de olduğu süreçte devlet tarafından hapsedilerek, yurtdışındayken şiirleri yasaklanarak yok edilmek istenen bir şair olmuştur.

Ancak o, adeta bir çağın Türkçe şiirdeki durdurulamayan çığı olmuştur. Bir şair olarak yalnızca hapishane duvarlarını değil, Gülhane Parkı’nın duvarlarını da, zamanın bariyerlerini de aşmıştır…

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”

ONUNLA İLGİLİ HER ŞEY ‘BİLİNİYOR GİBİ’

Nazım Hikmet, Kiev Garı’nda şair ve yazar dostları ve kendisini karşılamaya gelen insanlarla beraber görülüyor.
Nazım Hikmet, Kiev Garı’nda şair ve yazar dostları ve kendisini karşılamaya gelen insanlarla beraber görülüyor.
Onunla ilgili artık her şey “biliniyor gibi” demiştik. Ancak yine de şiirlerinin ve yaşamıyla ilgili sırların “biliniyor gibi” görünmesi, onun gelecekten bugüne tutulan ayna olma özelliğine mâni olmamıştır.

Nâzım Hikmet’in şarkı olan birçok şiiri bulunuyor. En çok sevilenlerden biri de “Kız Çocuğu” başlıklı şiiri:

Kapıları çalan benim kapıları birer birer.

Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu.

Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok.

Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler.

“Kız Çocuğu” şiiri yalnızca savaşın kıyımını, yıkımını değil, barışın halklar için ne kadar elzem olduğunu dile getiren en iyi şiirlerden biri. Üstelik yalnızca Türkçede değil, hâlâ dünyada bilinen barış şiirlerinin başında gelir…

Nâzım Hikmet, özellikle Türkiye’de olduğu dönemde birçok takma isim kullanmıştır. Bunlardan en ünlüsü Orhan Selim’dir. “Orhan Selim”, aynı zamanda bir şiirinin adı ve konusu olur. Şiir şöyle başlar:

“benim sıska benim cılız benim zavallı çocuğum orhan selim!

sen benim,

ne gözüm

ne kolum

ne kafamsın;

sen benim,

bir kurşun balyası gibi sıska sırtına bindiğim ve

alnının teriyle geçindiğim

ilk ve son adamsın!”

Nâzım’dan söz ederken büyük bir kavgadan da söz ederiz. Şair, ömrünün tamamına yayılmış olan bir “dava”nın “kavga”sını ses ses, kelime kelime yaşamının sonuna kadar yürütmüştür. Ve adeta “ben nerdeysem kavganın başkenti orasıdır” der gibi yaşamıştır.

Nâzım’ın kavgası hem siyasi hem de kendi yaşamıyla ilgilidir. Ancak onda kişisel olan da toplumsal olandan ayrılmaz. “Orkestra” başlıklı şiiri Nâzım Hikmet’in hem siyasi hem edebi muarızlarıyla (karşıtlarıyla) giriştiği kavgayı yansıtan ve en çok bilinen örneklerden biridir.

KAVGASI ‘ÖZ SAVUNMA’

nazim_celile
.
Ama Nâzım’ın kavgası yine de bir “öz savunma”dır diyebiliriz. Özgürleşmek ve içinde olduğu dünyayı değiştirmek isteyen birinin karşılaştığı zorbalıktan kurtulmak için yürüttüğü bir “özsavunma”dır onun kavgası. Çünkü yaşamının son anına, şiirinin son sesine kadar yaşamdan, yaşama sevincinden yana olmuş, aşktan, umuttan almıştır gücünü, barış istemiştir; büyük insanlığın büyük barışını…

“Bana bak!

Hey!

Avanak!

Elinden o zırıltıyı bıraksana!

Sana, üç telinde

üç sıska bülbül öten

üç telli saz yaramaz!”

Şiirlerinde sosyal, siyasal sorunların yanı sıra kişisel yaşamını da esin kaynağı olarak görürüz. Bir sosyalist olarak sosyalizm anlayışı gereği kişisel olanı da toplumsallaştırmıştır diyebiliriz. Öte yandan hem güncel olana, hem tarihselliğe ayarlıdır şiirinin saati.

“Şeyh Bedrettin Destanı” ya da “Kuvayı Milliye” … Daha da önemlisi, sadece bir başyapıt değil, yüzyılın şiirinin başyapıtlarından olan “Memleketimden İnsan Manzaraları”… Sosyal, siyasal ve tarihsel boyutuyla önemli şiirlerin toplandığı kitaplarıdır.

“Memleketimden İnsan Manzaraları”nın girişi, sadece Haydarpaşa Garı’nın kapısının önünü değil, ondan da büyük bir kapının önünde olunduğunu duyurur şiir okuruna… Nedir o kapı… Modernizmin Anadolu’ya doğru yolculuğunun kapısı mı? Bir giriş kapısı olduğu kadar bir çıkış kapısı da olan… Ama Nâzım orayı bir giriş kapısı olarak betimler. Biz de şiirin girişini bir kapı olarak düşünerek alalım buraya:

“Haydarpaşa garında

1941 baharında

saat on beş.

Merdivenlerin üstünde güneş

yorgunluk ve telâş

Bir adam

merdivenlerde duruyor

bir şeyler düşünerek.”

Öte yandan “Saat 21- 22 Şiirleri” daha çok kişisel yaşantısının öne çıktığı şiirlerdir. Ama aynı zamanda külü soğumamış güncelliği şiire aktardığı yapıtlarıdır. İşte günlük gibi yazılmış ve başlıkları günün tarihini taşıyan o şiirlerden biri. Şiirin başlığı “23 Eylül 1945”:

O şimdi ne yapıyor

şu anda şimdi, şimdi?

Evde mi, sokakta mı,

çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?

Kolunu kaldırmış olabilir,

– hey gülüm,

beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!…-

O şimdi ne yapıyor,

şu anda, şimdi, şimdi?

Belki dizinde bir kedi yavrusu var,

okşuyor.

Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,

-her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren

sevgili, canımın içi ayaklar!…

– Ve ne düşünüyor

beni mi?

Yoksa

ne bileyim

fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?

Yahut, insanların çoğunun

neden böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,

şu anda, şimdi, şimdi?…

Nâzım Hikmet, şiirlerinde günceli tarihselleştirmekle kalmaz… Modern Türkçe şiiri de günceller ve yeniden şiirin bütün araç gereçlerini, tekniğini, kurgusunu tarihselleştirir. Belki onun şiirlerini yeni olmayan hiçbir şey onda şiir değildir diye tanımlayabiliriz.

Onu gerçek anlamda şair Nâzım Hikmet yapan, daha önceki etkilerden uzaklaşmasını ve yenilenmeye ilk adımı atmasını sağlayan olay önemlidir. Moskova yolunda Mayakovski’nin şiirlerini gördükten sonra yazdığı “Açların Gözbebekleri”, “Orkestra”, “Salkımsöğüt”, “San’at Telakkisi” gibi şiirleridir bunlar.

Bu şiirler, Nâzım daha Türkiye’ye dönmeden kendisine İstanbul’da ün kazandıran şiirlerdir. Türkçe için son derece yeni ve farklı olan şiirleriyle Nâzım’ın hızla büyüyen ve yayılan ünü en çok Yahya Kemal’i endişelendirir.

“Savlı” şiirler diyerek küçümsese de anlatılan bir anekdot, bu son Osmanlı şairinin Nâzım Hikmet’i ve şiirlerini gerçekte ne kadar ciddiye aldığına işaret eder. Yahya Kemal, Tanpınar’a öğütte bulunarak şunları söyler : “Şiiri bırakın. Müsaadenizle bendeniz o işi yaptım. Şiiri bitirdim. Siz nesir yazın.” (Orhan Koçak, Kopuk Zincir, shf. 19)

TURAN EMEKSİZ

Nâzım Hikmet can sıkıntısını, yürek yangınını da, toplumsal bir acıyı da aynı açıdan aktarır şiirine… Bir şiirinde içi Beyazıt meydanındaki ölüye yanar. Şiir 1960’ta 28 Nisan’da polis kurşunuyla katledilen üniversite öğrencisi Turan Emeksiz için yazılmıştır:

Bir ölü yatıyor

on dokuz yaşında bir delikanlı

gündüzleri güneşte

geceleri yıldızların altında

İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

Bir ölü yatıyor

ders kitabı bir elinde

bir elinde başlamadan biten rüyası

bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

Bir ölü yatıyor

vurdular kurşun yarası

kızıl karanfil gibi açmış alnında

İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

Bir ölü yatacak

toprağa şıp şıp damlayacak kanı

silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip

zaptedene kadar

büyük meydanı.

Bir başka şiirinde kendi kişisel sorunları yansır; sevdiklerine özlemi, ayrılığın, sürgünlüğün kederi dile getirilir:

Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden,

teper ha babam teper

paralanmaz

teper taşlı yolları.

Bir vapur geçer Varna önünden,

uy Karadeniz’in gümüş telleri,

bir vapur geçer Boğaz’a doğru.

Nâzım usulcacık okşar vapuru,

yanar elleri..

‘AKŞAM GEZİNTİSİ’ TARTIŞMASI

Nâzım Hikmet’in adı ve şiiri sol içinde de, sol dışındaki siyasal, sosyal çevrelerde de tartışma konusu olmuştur. Bunda kuşkusuz Nâzım’ın her şeyden çok siyasi kimliğinin payı vardır. Onun odağında olduğu tartışmalar hep gündemde kalmıştır.

O tartışmalardan biri de, “Akşam Gezintisi” şiiriyle ilgili olanıdır. UNESCO Nâzım Hikmet’in 100’üncü doğum yılı nedeniyle 2002 yılını “Nâzım Hikmet Yılı” ilan etmişti. Kültür Bakanlığı da bu nedenle bazı etkinlikler düzenlemişti. Bunlardan biri de “Nâzım Oratoryosu CD”siydi.

Besteleri Fazıl Say’a ait olan oratoryoda sanatçı Genco Erkal, Nâzım’ın şiirlerini seslendirmişti. “Akşam Gezintisi” de bu şiirlerden biriydi. Ancak daha sonra şiirdeki 1915 Ermeni soykırımını anan bölümünün sansürlenerek okunduğu ortaya çıktı. Sansürlü oratoryo Ermeni sanatçı Khatchatour Pilikian tarafından 19 Şubat 2006 tarihinde verilen bir konferansta gündeme getirildi. Hatta

Pilikian, Ermeni soykırımını ilk dile getiren sanatçının Orhan Pamuk’tan önce Nâzım Hikmet olduğunu vurgulamıştı. Şiirin ilgili bölümü şöyle:

“bakkal karabetin ışıkları yanmış

affetmedi bu ermeni vatandaş

kürt dağlarında babasının kesilmesini

fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin

bu karayı sürenleri Türk halkının alnına”

Yaşamı cezaevlerinde, sürgünlerde geçse de boyun eğmemiş, özgürlük ve sosyalizmin savunuculuğundan bir an bile vazgeçmemiş bir şair olarak 115 yıldır yaşıyor Nâzım Hikmet… İşte yaşam öyküsünü dile getirdiği “Otobiyografi” başlıklı şiiri:

1902’de doğdum

doğduğum şehre dönmedim bir daha

geriye dönmeyi sevmem

üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova’da komünist üniversite öğrenciliği

kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir

ben ayrılıkların

kimi insan ezbere sayar yıldızların adını

ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim

açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler

kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini

verdiler de

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ’dan Havana’ya

Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924’te

961’de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni

sökmedi

yıkılan putların altında da ezilmedim

951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün

52’de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım

şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile

aldattım kadınlarımı

konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım

hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim

yalan söyledim başkasını üzmemek için

ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile

çoğunluk binemiyor

operaya gittim

çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın

çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21’den beri

camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye

ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır

Türkiye’mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha

yakalanmam da şart değil

başbakan filân olacağım yok

meraklısı da değilim bu işin

bir de harbe girmedim

sığınaklara da inmedim gece yarıları

yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında

ama sevdalandım altmışıma yakın

sözün kısası yoldaşlar

bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da

insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım

başımdan neler geçer daha

kim bilir.

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

Bu yılın yeni yayımlanan ilk şiir kitapları duyurusu Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY) geldi. Yayınevi yeni yılın ikinci haftasında Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Bedirhan Toprak’ın yeni şiir kitaplarının çıktığını duyurdu. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Göründüğüm” adıyla yayımlanan kitabını İlknur Yurtbaşı ile Ömer Aygün hazırlamış. Kitabın bir de “üç okumalı dizeler” diye tanımlayıcı bir üst başlığı bulunuyor. YKY’nin duyurusunu yaptığı diğer kitap Bedirhan Toprak’a ait. Toprak’ın kitabının adı “Gnossiennes – Uykuyla Uyku Arasında”.
Ne yazık ki kitaplarla ilgili daha fazla bilgi veremiyoruz şimdilik. Çünkü biz bu yazıyı yazarken kitaplar, yalnızca bize değil İstanbul’daki kitapçılara da ulaşmamıştı henüz.

BU AYIN DERGİLERİ…

İki aylık Kitap-lık dergisinin yeni sayısı

Yapı Kredi Yayınları’nın iki aylık edebiyat dergisi “Kitap-lık”ın yeni sayısının kapak konusu Furuğ. Modern İran şiirinin efsane şairinin yaşamöyküsü ve yeni ortaya çıkan bir aşk mektubunun yer aldığı “Soğuk Bir Mevsimin Eşiğinde” bölümünü Makbule Aras hazırlamış ve Farsçadan çevirileri yapmış.
Kitaplık dergisinin Ocak-Şubat 2017 tarihli son sayısında Hüseyin Ferhad, küçük İskender, Ömer Erdem, Melih Elhan, Mehmet S. Fidancı, Levent Karataş, Ömer Şişman, Senem Gökel, Sinan Ulakçı şiirlerine yer veriliyor…

Şairlerin el yazısı şiirleri sergisi

Türkiye Yazarlar Sendikası, “Nâzım Hikmet’ten Bugüne El Yazısı Şiirler Sergisi”nde 40 şairden el yazısı 40 şiiri şiir dostlarıyla buluşturuyor. Nâzım Hikmet’in “İrfan Kızıma Mektup” şiirinin el yazısının özgün biçiminin de yer aldığı sergide Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ceyhun Atuf Kansu, Melih Cevdet Anday, Can Yücel, Arif Damar, Orhon Murat Arıburnu, Kemal Özer, Sennur Sezer, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Ahmet Telli gibi şairlerin özgün el yazısı şiirleri de sergileniyor
7 Ocak Cumartesi günü saat 16.00’da Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezinde açılan sergi 3 Şubat 2017 tarihine kadar açık kalacak…